
Son devrin en vahim ruh felaketlerinden ve zihniyet marazlarından biri, Doğu ve Batı tefekkürünün asliyetinden bihaber olan çeyrek aydınların, hakikat-i mutlakayı beşerî izmlerin dar parantezlerine hapsetme hezeyanıdır. “Marksist Müslüman”, “İslam Sosyalizmi” yahut “İslam Demokrasisi” gibi yamalı bohça tabirler, hakikat çilesinden ve diyalektik namustan mahrum nasipsizlerin uydurduğu, dünyanın en sefil, bîçare ve hakikate zıt ifadeleridir. Kutup ayısını hurma ağacının ikliminde yaşatmaya kalkışmak nasıl nefsani bir beyhudelikse; ezeli ve ebedî yeni olan İslâm’ı, maddeden başka hiçbir varlık sahası tanımayan bâtıl sistemlerle evlendirmeye yeltenmek de öyle bir hezeyandır.
İslâm, her şeyi kuşatan mutlak nizam olarak hiçbir beşerî düşüncenin, hiçbir “izm”in kulvarına ve emrine girmez; bilakis her şeyi kendi emri ve tasarrufu altına alır. Kendisini bir başka beşerî sisteme benzetmeye veya ona payanda kılmaya kalkan her teşebbüs, İslâm’ın tevhit akidesini ve şümullü yapısını zedeler. Nitekim idrakini idil-i iğdiş etmiş olanlar, İslâm’ın ulvî hakikatlerini yüceltiyorum zannıyla “İslâm sınıfsız bir toplumdur” gibi sığ tekerlemelere sarıldıklarında, bizzat İslâm’ın özünü gürültüye getirip harcamışlardır. Oysa yarım Marksist olmayacağı gibi yarım Müslüman da olmaz; bir fikir ve bir dünya görüşü ya bir bütün olarak benimsenir yahut reddedilir.
Fikir ve aksiyon dünyasında köklerini tarihe ve maveraya uzatamayan Marksizm, esasen insan ruhunun ipe çekildiği üç ayaklı bir sehpadır. Bu sehpanın fikir dayanağı diye gösterilen Hegel felsefesi, Marks ve Engels’in el çabukluğu ve fikir hilesiyle ters-yüz edilerek materyalist bir diyalektiğe dönüştürülmüştür. Kendi diyalektiklerini kurarken Hegel’den aldıklarını itiraf eden bu anlayış, temelde bir “yankesicilik” davranışından ibarettir.
Tarihî Maddecilik (Materyalizm Historik) adı verilen bu sakat dünya görüşü; Hazret-i Âdem’den bu yana insanlığın Allah’ı arayan ruh bünyesini, vicdanını, ahlakını ve mavera iştiyakını topyekûn iptal eder. Bütün varlığı kaba maddeye ve hareket kombinezonlarına indirgeyen Marksizm, her türlü dinî, felsefî ve fikrî değeri maişet şartlarının ve buğday rekoltesinin dalgalanışına bağlayacak kadar akıl yakıcı bir küfür yobazlığı sergiler.
“Din afyondur” nakaratını bir kıble gibi duvarlara kazıyan bu anlayış, (ki bu anlayışı sonrasında modernistler, Batı’ya yaranmak için farklı manalara gelecek şekilde saçma sosyolojik tespitlerle değiştirmeye kalksalar da Marx’ın bu sözü söylerken amaçladığı şey, çok daha farklı.) insanı sadece bir üretim aleti ve hayvani dürtülerin esiri seviyesine indirir. Aileyi, özel mülkiyeti, mukaddesatı, vatanı ve milleti ilga etmeyi hedefleyen bir doktrinin, kâinatı Allah’ın marifetine ermek üzere yaratılmış bir harikalar manzumesi bilen Müslüman idrakiyle en küçük bir teması dahi olamaz. Marksizm, Bergson’un da teşhis ettiği üzere, Batı entelektüelinin geçirdiği bir intihar tecrübesinden ve toplumu Taş Devri’nden geri bir noktaya yuvarlayan bir ruh katliamından başka bir şey değildir.
Marksist veya sosyalist jargonların İslâm’a yamanması gayretiyle uydurulan “İslam Sosyalizmi” gibi kavramlar, tarihi ve şer’î hakikatlerin tahrif edilmesinden beslenir. Bu pazarlıkçıların ve sahte reformcuların sıklıkla istismar ettiği Ebu Zer Hazretleri’nin (r.a.) Hz. Osman (r.a.) karşısındaki tavrı, sosyalizme senet kılınamaz. Ebu Zer Hazretleri, şeriatın batınından gelen şahsi bir zühd ve vecd seviyesinden konuşmuş; toplumsal idarede herkesin tırmanamayacağı ruhî bir şahikayı ifade etmiştir.
Nitekim Hz. Osman (r.a.), Ebu Zer Hazretleri’nin zenginlerden alıp fakirlere dağıtılması yönündeki teessürî ihtarana karşı usul ve esas bakımından İslâm’ın çizgisini vazetmiştir: “Ben Allah Resulü’nden görmediğimi yapmam! İslâm’da mülkiyet esastır, yardım da… Dileyen dilediğini verir; fakat ben zorlayamam”.
İslâm’ın iktisadi doktrini, ne kapitalizmin başıboş ve urlaşan sermaye sömürüsüne yol verir ne de sosyalizmin ferdî mülkiyeti ve tefekkürü yok eden devletleştirme cinayetine geçit tanır. İslâm, faizi haram kılıp duran sermayeyi zekat kamçısıyla süzerek cemiyete akıtan, mülkiyet hakkını korurken onun zulme dönüşmesini önleyen ezelî ve ebedî ilahî muvazene nizamıdır. Şeriat seviyesinde “Seninki senin, benimki benim”, tarikat seviyesinde “Seninki senin, benimki de senin”, hakikat seviyesinde ise “Ne seninki senin, ne benimki benim; her şey Allah’ın!” düsturuyla hallolan mülkiyet davasını, maddeden başka şey görmeyen kör diyalektikçilerin anlaması imkânsızdır.
Günümüzde bazı Marksist tarihçilerin veya araştırmacıların Hz. Peygamber’in (s.a.v.) hayatını, Mekke’nin iktisadi şartlarını ve İslâm tarihini incelemelerini bir “hüsnüniyet” veya “İslâm’a değer verme” olarak sunmak tam bir gaflettir. Marksistlerin ve seküler oryantalistlerin yaptığı iş; vahyi, nübüvveti ve ilahî kaynağı paranteze alarak İslâm’ın doğuşunu kabile içi sınıf çatışmalarına, ticaret yollarına ve iktisadi şartlara indirgemekten ibarettir.
Resul-i Ekrem Efendimizi (s.a.v.) Allah’ın vahye mazhar elçisi olarak değil de sadece “üstün zekâlı bir kabile siyasetçisi” yahut “toplumsal bir reformcu” derekesine indirmek, İslâm’ın kudsiyetini ve ruhunu soyma taktiğidir. İslâm; ne kapitalist bireyciliğe karşı sığınılacak geçici bir aparat, ne de Marksist tezleri doğrulamaya yarayacak tarihî bir malzeme deposudur.
Roger Garaudy gibi komünist teorisyenlerin İslâm’a yönelişi de Marksist ideolojinin bir uzantısı değil; aksine maddeden ibaret sanılan materyalist çıkmazın iflası karşısında, ruhu ve fıtratı kuşatan mutlak vahyi kabul ederek özüne dönüştür. Müslüman olmak; materyalist ezberleri İslâm’a giydirmek değil, kâinatı kuşatan İslâmî hakikatte fani olmaktır.
Marksizm’in iddia ettiği “üst dil ve üst diyalektik” söylemi bir safsatadan ibarettir; zira gerçek üst dil ve üst diyalektik doğrudan doğruya metafiziğin ve İslâm’ın malıdır. Necip Fazıl’ın ifadesiyle “dağları taşları ardından sürükleyen büyük diyalektik”, İslâm’a muhatap anlayışın (Büyük Doğu – İBDA) ta kendisidir.
Dünyada İslâm’ı insan ve toplum meselelerinin halli planında sistem çapında örgütleyen yegâne muhatap anlayış Büyük Doğu-İBDA’dır. “Hâkimiyet halkın değil, Hakkındır” düsturuyla yükselen bu anlayış, insanı Hakka esir ederek gerçek hürriyete kavuşturur. Bütün beşerî idareler ve izmler, iktidara meşruiyet sağlayan ilahî kaynaktan mahrum oldukları için bâtıldır.
Ümmî bir İslâm büyüğünün “İslâm, zıt kutuplar arası muvazenenin nizamıdır” buyurduğu gibi; ahmaklıkla Müslümanlık asla bir arada bulunamaz. Küfrün kaynağını tanımayan, bâtılın iç yüzünü teşrih edemeyen bir anlayış gerçek imanın muhafazasına eremez.
Netice itibarıyla: MARKSİST MÜSLÜMAN OLMAZ!
Eminiz ki; maddede çürüyen, ruhu reddeden, insanı tesadüfi bir katı hareketten ibaret gören Marksizm ile; ezelden gelip ebede giden, insanı Allah’ın halifesi kılan İslâm arasında ne bir nikah ne de bir köprü kurulabilir. “Güneşe evet, ışığına hayır” demek ne kadar abesse; “Allah’a evet, Şeriatına hayır” yahut “Müslümanlığa evet, ilahî nizamına hayır” diyerek Marksist kalıplara sığınmak da aynı derecede katmerli bir küfür ve dalalettir.
Müslüman; ne Batı’nın çürümüş kapitalizmine ne de Doğu’nun haşin ve ruhsuz maddeciliğine muhtaçtır. Bütün insani dertlerin tek dermanı, Ehl-i Sünnet ve Cemaat caddesinde, Sünnet ve Şeriat ölçülerine pazarlıksız teslimiyetle tecelli eden Mutlak Fikir’dedir.
