
20. yüzyılın ilk yarısı, Avrasya coğrafyasında imparatorlukların çöktüğü, milletlerin kendi kaderlerini tayin etmek adına ideolojik kalıpları ve jeopolitik imkânları sonuna kadar zorladığı çalkantılı bir dönemdi. Bu fırtınalı süreçte Doğu Türkistan Türkleri, Çin’deki sömürgeci idarelere, savaş ağalarına ve feodal baskılara karşı yürüttükleri bağımsızlık mücadelesinde yalnız muhafazakâr veya gelenekçi çizgiyle yetinmediler. Aksine, dönemin yükselen değerlerinden olan sol, sosyalist ve anti-emperyalist fikirleri, tam bağımsız bir Doğu Türkistan vizyonuyla harmanlayıp millî kurtuluş hareketinin merkezine yerleştirdiler.
Ancak Doğu Türkistan bağımsızlık mücadelesinin bu tarihsel hakikati, özellikle Türkiye’deki Marksist-sol çevreler tarafından büyük bir saptırmaya tabi tutulmuştur. Türkiye’deki sol yapıların önemli bir kısmı, Doğu Türkistan’ın millî kurtuluş savaşını bağlamından kopararak emperyalizmin güdümünde “sağcı/reaksiyoner” bir hareket olarak yaftalamış; mücadele içinde var olan devrimci, Marksist ve sol damardan tamamen habersiz kalmıştır. Oysa Doğu Türkistan bağımsızlık hareketi; ideolojik etiketlerin ötesinde, tarihsel bir ulusun kendi kaderini tayin etme (ulusal self-determinasyon) ve kendi bağımsız devletini kurma çabasıdır.
Bu ideolojik körlüğün en çarpıcı örneği, Türkiye’deki Maocu-Aydınlıkçı geleneğin sergilediği tutumdur. Söz konusu çevreler, Çin Komünist Partisi’nin (ÇKP) Doğu Türkistan’daki işgalini, sömürgeleştirme politikalarını ve asimilasyon uygulamalarını doğrudan desteklemiş; bu duruşlarını da “ABD karşıtlığı” ve “anti-emperyalizm” söylemi üzerinden meşrulaştırmaya çalışmışlardır. Oysa jeopolitik gerçeklik çok daha farklıdır: ABD’nin Doğu Türkistan davasına gösterdiği ilgi son derece yeni, konjonktürel ve Soğuk Savaş sonrası Doğu Asya stratejilerinin bir sonucudur. Doğu Türkistan halkının direnişi ise ABD’nin bölgedeki varlığından onlarca yıl öncesine dayanan tarihsel ve köklü bir bağımsızlık savaşıdır.
Öte yandan, Doğu Türkistan’ın kendi siyasi tarihi incelendiğinde sol söylemin iki taban tabana zıt çizgiye ayrıldığı açıkça görülür. Bir yanda Seyfettin Azizi ve Burhan Şehidi gibi Pekin yönetimiyle iş birliği yaparak ÇKP’nin bölgedeki işgalini meşrulaştıran, Uygur halkının haklarını Pekin’in ikbaline kurban eden işbirlikçi figürler vardı. Yine Milliyetçi Çin (Kuomintang) kanadına veya ÇKP saflarına eklemlenerek Çin bürokrasisinin piyonu hâline gelen Latip Ensari gibi isimler, davanın meşruiyetine gölge düşürdüler.
Ancak Seyfettin Azizi gibi işbirlikçilerin varlığı, Doğu Türkistan solunun genel karakterini belirlememiştir. Doğu Türkistan’ın öz hakiki devrimci solu; Çin’e entegrasyonu veya özerklik maskesi altındaki Çin hakimiyetini reddederek tam bağımsız Doğu Türkistan idealine sımsıkı sarılmıştır.
Uygur aydınlanmasının öncüleri, Ceditçilik hareketiyle başlayan yenileşme ve cehaletle mücadele meşalesini, Sovyetler Birliği’nin etki alanında sol bir söylemle birleştirdiler. Abduhalik Uygur’un şiirlerinde hürriyet ve cehaletle savaş temaları işlenirken; Moskova ve Taşkent’te eğitim alan yeni nesil Uygur kadroları, sömürgeciliğe karşı mücadelede Marksist-Leninist kuramın “Halkların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” ilkesini meşru bir dayanak olarak gördüler. Onlar için sol ideoloji, Han şovenizmine ve Doğu Türkistan’ı ezmeye çalışan feodal/sömürgeci Çin yönetimine karşı bir direnç silahıydı.
Bu tam bağımsızlıkçı sol hattın en somut tezahürü, 1944 yılında patlak veren İli Ayaklanması ve devamında kurulan İkinci Doğu Türkistan Cumhuriyeti oldu. Ahmetcan Kasımî liderliğindeki devlet yönetimi ve Doğu Türkistan Devrimci Gençler Birliği gibi dinamik yapılar, anti-sömürgeci ve sol-milliyetçi bir vizyon ortaya koydular. Kasımî ve vatansever arkadaşları, Seyfettin Azizi gibilerin aksine, Çin’e tabi olmayı değil, bağımsız ve egemen bir devlet olmayı savundular. Üstelik bu vatansever sol kadrolar, doktriner bir din karşıtlığına saplanmak yerine, halkın kültürel ve dini değerleriyle barışık, millî kimliği korumayı esas alan bir halkçılık benimsediler.
Ne var ki bu bağımsızlıkçı sol çizgi, Sovyetler Birliği’nin bölgeyi kendi küresel çıkarları doğrultusunda Çin ile pazarlık masasında bir koz olarak kullanması ve Seyfettin Azizilerin Moskova-Pekin hattındaki piyonluğu nedeniyle trajediyle sonuçlandı. 1949’da Ahmetcan Kasımî ve arkadaşlarının şüpheli bir uçak kazasında hayatını kaybetmesiyle cumhuriyet feshedildi ve yönetim işbirlikçi kadrolara devredildi. Buna rağmen tam bağımsızlıkçı damar yok olmadı; 1960’larda kurulan Doğu Türkistan Halk İhtilali Partisi (ŞTXİP) gibi yeraltı örgütlenmeleriyle Pekin’deki “kızıl sömürgeciliğe” karşı direnmeyi sürdürdü.
Sonuç olarak; Doğu Türkistan bağımsızlık mücadelesi, ne Türkiye’deki sığ sol çevrelerin iddia ettiği gibi dış güdümlü sağcı bir harekettir, ne de Çin’in maşası olan Seyfettin Azizilerden ibarettir. Bu mücadele, ideolojilerden bağımsız olarak bir halkın en meşru hakkı olan kendi kaderini tayin etme savaşıdır. Türkiye’deki doktriner solun kabileci yaklaşımına rağmen, Doğu Türkistan solunun ana gövdesi, toprağının bağımsızlığını ve Türk kimliğini her türlü sömürgeci anlayışın üstünde tutmasını bilmiştir.
Kaynakça
1. Forbes, Andrew D. W. (1986). Warlords and Muslims in Chinese Central Asia: A Political History of Republican Sinkiang 1911–1949. Cambridge University Press.
2. Bovingdon, Gardner (2010). The Uyghurs: Strangers in Their Own Land. Columbia University Press.
3. Benson, Linda (1990). The Ili Rebellion: The Moslem Challenge to Chinese Authority in Xinjiang, 1944–1949. M.E. Sharpe.
4. Millward, James A. (2007). Eurasian Crossroads: A History of Xinjiang. Columbia University Press
