
Çerkesya’nın Ruslar tarafından işgal edilmesi ve Çerkes halkının kitlesel olarak sürülmesi planlı bir soykırım mıydı, yoksa insani acılar göz ardı edilerek yürütülen bir etnik temizlik miydi?
Bu zor soruya yaklaşırken öncelikle Rusların, işgal öncesinde ve sonrasında yeni ele geçirdikleri coğrafyalardaki halklara karşı sergilediği tutum ve davranışları irdelemek gerekir. Çarlık Rusyası daha önce de benzer suçlar işlemiş midir ve bu eylemlere son vermiş midir? Yoksa Kafkasya dışında başka coğrafyalarda da benzer politikalar uygulanmış mıdır? İrdeleyeceğimiz ikinci nokta, 19. yüzyıl Rusyasının siyasi ve askeri elitlerinin Çerkeslere karşı tutum ve davranışlarıdır. Soykırımın, Çerkeslerin işgale gösterdiği direnişe karşı planlanarak gerçekleştirilmiş olma ihtimali var mıdır? Yoksa Norman Cohn’un ifade ettiği gibi bu bir “gerekçeli soykırım” mıdır?
Üçüncü olarak, Ruslar neden kitlesel sürgünü öne çıkaran bir karar almışlardır? Bu kararın ardında Çar’ın ve kurmaylarının hangi düşünceleri yatmaktaydı? Asıl amacın soykırım olduğu açık mıdır?
Bu aşamada Rusya’nın yeni fethettiği iki farklı bölgeden örnekler vermek konuyu anlamak açısından yeterli olacaktır: 17. yüzyılda fethedilen Sibirya halkları ve 19. yüzyılda imparatorluğa katılan Kazak göçebeleri.
Sibirya’nın sayısal olarak yetersiz olan yerli nüfusu, siyasi birliği ve askeri gücüyle Rusya’nın Doğu’ya, Pasifik’e doğru ilerlemesini engelleme kapasitesine sahip değildi. Ancak bu halklar, zaman zaman ekonomik sömürüye karşı direnç gösterdiler. Rusların vergi toplama konusunda izlediği acımasız tutum, 1642 yılında Yakutlar ve Lena kıyıları boyunca Tunguzca konuşan kabilelerde bir isyan ateşi yaktı. Rusya’nın buna yanıtı bir terör dalgası yaratmak oldu: Yerli halkların yerleşimleri ateşe verildi; yüzlerce insan şiddete maruz kaldı ve katledildi. 1642-1682 yılları arasında Yakut nüfusunun %70 oranında azaldığı tahmin edilmektedir.
Moskova’daki hükümetin amacı yerlileri yok etmekten ziyade ekonomik açıdan sömürmek olsa da kürk sevkiyatının sekteye uğraması üzerine gerekli idari adımlar ancak yüzyılın sonunda atılabildi. Örneğin, Moskova hükümetinin onayı olmadan yerel idarecilerin keyfi hareket edemeyeceği kuralı getirildi. Ancak 1697-1699 yıllarında, Komutan Vladimir Atlasov’un Kamçatka Yarımadası’nı işgaliyle en acımasız tablo yeniden sahnelendi. Atlasov’un yüz kişilik birliği; 12 bin Çukçi, 8 bin Koryak ve Kamçadal’ı katletti. Bölgede salgın haline gelen intihar vakalarına karşı ise yerel otoritelere bu durumu durdurmaları emredildi.
Rusya’nın topraklarını işgal etmesi sonucunda pek çok Sibiryalı hayatını kaybetmiş olsa da bu kayıplar devletin planlı bir soykırımından ziyade; ekonomik istismarın, ağır baskıların ve askeri otoritelerin bireysel şiddet ile cinayet tutkularının bir sonucuydu.
Kazak göçebelerinin maruz kaldığı muameleden de benzer sonuçlar çıkarılabilir. 16. yüzyılın başlarında Rusya, ileri karakollarını Kazak bozkırlarının kuzey sınırlarına kadar yaydı; ancak iç bölgeleri ancak 1820 ile 1860 yılları arasında istila edebildi. Kazaklar, kaçınılmaz olarak Sibirya yerlileri gibi boyun eğdiler ve Rusya’nın ilerleyişine karşı topyekûn bir direnç gösteremediler. Geleneksel otlakların devletleştirilmesinin provoke ettiği 1836-1837 olayları gibi bazı yerel isyanlar yaşansa da genel tablo değişmedi. 19. yüzyıl boyunca Kazaklar, yeni Rus yerleşimcilere yer açmak amacıyla sürüleriyle birlikte çok dar bir bozkır alanına sıkıştırıldılar. Bu durum yoksullaşmalarına ve ciddi nüfus kayıpları yaşamalarına neden oldu; ancak bu süreç de teknik anlamda bir soykırım olarak adlandırılamaz.
Dönemin Rusyasının Çerkes algısındaki dikkat çekici yansımaları, Rusya’nın Kafkasya ihtiraslarını sempatiyle aktaran Batılı seyyahların kitaplarında da görmek mümkündür. Bu kaynaklarda tipik Çerkes tasviri; “ilkel, savaşçı, barbar ve vahşi bir haydut” şeklindedir. Bir Fransız diplomat, Çerkeslerin ve Abhazların “özelden beri korsanlık ve şakilik yaparak yaşadıklarını… öfke, intikam ve açgözlülük tutkunu olduklarını” yazmaktadır. Fransız bir turist çift ise okuyucularını eğlendirmek amacıyla, Polonyalı bir kadının Kislovodsk kaplıcasından su almaya giderken Çerkesler tarafından nasıl kaçırıldığını ve takip eden Çerkes atlılarından kurtulmak için sınırdaki Stavropol’den Yekaterinodar’a at sırtında nasıl kaçıldığını anlatır.
Bu kalıplaşmış düşmanca anlatılar bir soykırımı meşrulaştırabilir mi? Sadece bazı yazarların hikayelerini okuyarak bu soruyu geçiştirmek mümkün değildir. Kafkasya’yı ziyaret eden ilk Amerikalı olduğunu iddia eden George Ditson, Rusya’nın Kafkasya Valisi Prens Vorontsov’a ithaf ettiği kitabında, Çerkeslerin boyunduruk altına alınması ile aynı dönemde Amerika’da yaşanan Kızılderililerin zapt edilişi arasında doğrudan bir paralellik kurar. Bu düşüncenin kendisine Rus Prens Koçubey tarafından aşılandığı, Ditson’ın şu aktarımından anlaşılmaktadır:
”Bu Çerkesler Amerikan Kızılderililerine benziyor; onlar kadar medeniyetsiz ve yabaniler… Karakterlerinden kaynaklanan doğal bir enerjileri var ve onları sadece imha ederek susturabilirsiniz.”
Çerkesler ile Amerikan Kızılderilileri Arasındaki Tarihsel ve Stratejik Benzerlikler
Ditson ve Koçubey’in kurduğu bu bağ, yalnızca söylemsel bir benzetmeden ibaret değildi; iki halkın emperyalist güçler karşısındaki konumlanışı, toplumsal yapıları ve maruz kaldıkları kader açısından derin tarihsel paralellikler içermekteydi:
Toprak, Doğa ve Kabile Bazlı Sosyal Yapı: Tıpkı Kuzey Amerika Kızılderilileri gibi Çerkesler de merkezi, tek bir otoriteden ziyade bağımsız kabileler ve topluluklar halinde örgütlenmişlerdi. Doğaya tabidirler; dağlar, vadiler ve ormanlar yerleşim yerleri kadar onların yaşam felsefesinin de merkezindeydi. Toprak bir mülkiyet nesnesi değil, yaşam kaynağıydı.
Savaşçı Kültür ve Gerilla Direnişi: Amerika yerlilerinin ABD ordusuna karşı sergilediği araziye dayalı vur-kaç ve çete taktikleri (gerilla savaşı), Çerkeslerin Kafkasya dağlarında Rus ordusuna karşı onlarca yıl yürüttüğü savunma savaşıyla birebir benzerlik gösterir. Her iki toplumda da cesaret, at biniciliği, silah ustalığı ve özgürlük anlayışı bireysel ve toplumsal kimliğin temeliydi.
”Vahşi” ve “Medenileştirilmesi Gereken Düşman” Algısı: Manifest Destiny (Açık Kader) doktriniyle ABD batıya doğru yayılırken Kızılderilileri nasıl “medeniyetin önündeki vahşi engel” olarak tanımladıysa, Çarlık Rusyası da Güneye ilerlerken Çerkesleri “bağ kural tanımaz barbarlar” olarak nitelemiş ve emperyalist yayılmasını medeniyet götürme maskesi altında meşrulaştırmaya çalışmıştır.
Topraklarından Edilme ve Sürgün: Kızılderililerin Gözyaşı Yolu (Trail of Tears) ile verimli ata topraklarından sökülüp çorak rezervasyon alanlarına zorla nakledilmesi; Çerkeslerin 1864’te ana vatanlarından edilerek Karadeniz limanlarından Osmanlı coğrafyasına kitlesel, ağır yıkımlarla dolu bir sürgüne zorlanmasıyla aynı kaderi paylaşır. Her iki vakada da temel amaç, yerli nüfusu yerleşimciler lehine yerinden etmek ve askeri direnişi kökten kırmaktı.
Kültürel Kırım Mekanizması: Çarlık Rusyası ve ABD’nin Misyonerlik / Asimilasyon Faaliyetleri
Askeri güçle kontrol altına alınan bu halkların kimliksizleştirilmesi sürecinde dini ve kültürel misyonerlik faaliyetleri her iki devlet tarafından stratejik bir silah olarak kullanılmıştır:
Çarlık Rusyası ve Kafkasya’da Ortodoks Misyonerliği: Rus İmparatorluğu, Kuzey Kafkasya’yı kontrol altında tutabilmek adına askeri harekatların yanı sıra yoğun bir dinsel dönüşüm politikası izlemiştir. 18. ve 19. yüzyıllarda kurulan “Kafkasya’da Ortodoks Hristiyanlığın Yeniden Tesis Edilmesi Derneği” gibi devlet destekli misyonerlik cemiyetleri, İslamlaşmış ya da geleneksel inançlarını koruyan Çerkes ve Kafkas halklarını Rus Ortodoks Kilisesi’ne bağlamayı hedeflemiştir. Bu politikada kiliseler ve misyoner okulları kurularak, yerli halkların dini kimlikleri Rus kimliğiyle değiştirilmeye çalışılmış; Çerkeslerin dinsel ve kültürel bağları zayıflatılarak Rus Çarına sadık tebaalar yaratılmak istenmiştir.
ABD ve Kızılderililere Yönelik Yatılı Misyoner Okulları (Boarding Schools): ABD devleti ise Kızılderililere karşı “Kızılderiliyi öldür, adamı kurtar” (“Kill the Indian, Save the Man”) felsefesini açıkça benimsemiştir. Hristiyan misyoner örgütler ve devlet iş birliğiyle kurulan “Yatılı Yerli Okulları” (örneğin Carlisle Indian Industrial School), küçük yaştaki Kızılderili çocuklarını ailelerinden zorla koparmıştır. Bu okullarda çocukların yerli dillerini konuşmaları, geleneksel saç modelleri ve kıyafetleri yasaklanmış; isimleri İngilizce isimlerle değiştirilip yoğun bir Hristiyanlaştırma ve Batılılaştırma sürecine tabi tutulmuşlardır. Bu misyonerlik mekanizması, kuşaklar boyu süren ağır bir kültürel soykırıma yol açmıştır.
Günümüzde Asimilasyon, Demografik Azınlık Hali ve “Folklorik Öge” Durumu
Tarihsel fetih ve sürgün süreçlerinin ardında kalan günümüz gerçekliği incelendiğinde, her iki halkın kendi ata topraklarındaki mevcut durumu çarpıcı bir paralellik göstermeye devam etmektedir:
Sözde Özerklik ve Demografik Azınlık: Günümüzde Çerkesler, Rusya Federasyonu bünyesindeki Adıge, Kabardey-Balkar ve Karaçay-Çerkes gibi “sözde özerk” cumhuriyetlerde yaşamaktadır. Ancak kitlesel sürgün ve sonrasındaki yoğun Rus iskan politikaları nedeniyle bu idari birimlerin çoğunda veya kilit kent merkezlerinde asli unsur olmaktan çıkıp kendi vatanlarında azınlık konumuna düşürülmüşlerdir (örneğin Karaçay-Çerkesya’da Çerkes nüfusu %12-13 civarındadır). Benzer şekilde Amerikan Kızılderilileri de ABD tarafından kendilerine tahsis edilen “yerli rezervasyonlarında” veya eyalet idarelerinde azınlıktadır; toplam ABD nüfusunun ancak yaklaşık %1-2’sini oluştururlar. Her iki yapıda da özerklik idari bir vitrinden ibaret kalmakta, stratejik ve siyasi karar alma mekanizmaları merkezi devlet otoritesinin elinde bulunmaktadır.
Kültürün Müzalaştırılması ve “Folklorik” Unsurlaştırma: Her iki topluluk üzerinde uygulanan egemen devlet politikası, halkların siyasi taleplerini, tarihsel adalet ve toprak haklarını bastırırken, onları zararsız birer “otantik/folklorik zenginliğe” dönüştürmüştür. Çerkeslerin geleneksel dansları, kıyafetleri (Çerkeska) ve el sanatları, devlet eliyle düzenlenen festival ve turizm gösterilerinde Kafkasya’nın “renkli bir egzotik ögesi” olarak sergilenir; ancak tarihsel sürgünün ve soykırımın anılması yaptırımlarla engellenir. Aynı şekilde Amerikan Kızılderilileri de popüler kültürde, spor takımlarının maskotlarında, hediyelik eşyacılarda ve turistik Powwow festivallerinde folklorik ögeler olarak tüketim nesnesine dönüştürülmüş, tarihsel ve siyasi varlıkları göz ardı edilmiştir.
Dil ve Kimlik Kaybı (Asimilasyon): Yerli dillerin eğitim sisteminden ve kamusal alandan kademeli olarak tasfiye edilmesi neticesinde, genç nesiller arasında Çerkesçe ve Kızılderili kabile dillerinin kullanımı hızla düşmüştür. Devlet mekanizmaları bu halkların kimliğini siyasi bir tehlike olmaktan çıkarıp sadece müze ve sahnelerde yaşatılan folklorik bir geçmişe hapsetmeyi başarmıştır.
Devletlerin Tarihsel Suçlarla Yüzleşme Düzeyi: Rusya ve ABD Mukayesesi
Geçmişte işlenen bu kitlesel kıyımlar ve sürgünler karşısında her iki devletin sergilediği tutum, resmi tarih tezlerini koruma veya kısıtlı adımlar atma çerçevesinde şekillenmiştir:
Rusya’nın Çerkes Soykırımı ile Yüzleşmeyi Reddi: Rusya Federasyonu, Çarlık İmparatorluğu’nun ardılı ve mirasçısı olarak Çerkes Soykırımı’nı tanımayı kesin bir dille reddetmektedir. Kremlin yönetimi, 1864 olaylarını bir “soykırım” veya “planlı etnik temizlik” olarak değil; Rus İmparatorluğu’nun sınır güvenliğini sağlama mücadelesi ve Osmanlı İmparatorluğu’na yapılan “gönüllü ya da kaçınılmaz bir göç” olarak nitelendirmektedir. Boris Yeltsin döneminde 1994 yılında Kafkas Savaşları’nda yaşanan acılar genel ifadelerle kabul edilmiş olsa da bu hiçbir zaman hukuki bir soykırım tanımasına dönüşmemiştir. Günümüz Rusyası, Kafkasya’daki ayrılıkçı potansiyeli tetikleyeceği ve tazminat/toprağa dönüş taleplerine yol açacağı korkusuyla Çerkes soykırımının anılmasını dahi baskılamakta ve yok saymaktadır. (Günümüzde Çerkes Soykırımı’nı resmi olarak tanıyan tek BM üyesi ülke Gürcistan’dır).
ABD’nin Kızılderili Kıyımlarıyla Yüzleşme Düzeyi: ABD’nin yüzleşme süreci ise tam bir hukuki soykırım tanıması olmasa da Rusya’ya kıyasla kamuoyunda tartışılabilen ve kısıtlı sembolik adımların atıldığı bir yapıya sahiptir. ABD Kongresi, 2009 yılında kabul ettiği bir tasarıyla Yerli Amerikalılara yönelik geçmişteki şiddet politikaları ve haksızlıklar için genel bir “üzüntü beyanı” (apology) yayımlamıştır. Ayrıca ABD İçişleri Bakanlığı, yatılı misyoner okullarında uygulanan sistematik istismar ve kültürel yıkım nedeniyle resmi soruşturmalar başlatmış ve resmi özürler dilemiştir. Ancak ABD devleti, yapılan muamelelerin hukuki anlamda “Soykırım (Genocide)” kelimesiyle tanımlanmasından kaçınmakta; süreci daha çok “tarihsel hatalar” ve “trajedi” olarak konumlandırmaktadır.
Bu ifadeler ve kurulan paralellikler, dolaylı olarak uygulanan vahşeti ve askeri taktik yaklaşımı açıkça itiraf etmektedir.
Çarlık Rusyası tarihçileri, Çerkeslerin sürülmesinin ardındaki temel motivasyonu genellikle iki nedene bağlar: Çerkeslerin Rus yerleşimlerine yaptığı baskınlara son vermek ve köleliğin kaldırılmasıyla Rusya’nın iç bölgelerinden gelen topraksız köylülere verimli topraklar açmak.
Etkili bir tarihsel anlatıda belirtildiği üzere; Çeçenistan ve Dağıstan’da (Kuzey Kafkasya’nın merkez ve doğu bölgeleri) yerlilerin teslim olması Rusya’yı tatmin etmişti. Ancak 1861’de köleliğin kalkmasıyla ortaya çıkan büyük köylü göçü dalgasını kontrol altına almak ve bu nüfusu iskan etmek için Karadeniz kıyılarındaki geniş ve verimli Çerkes topraklarına sahip olunması gerekiyordu. Her yıl Kazaklar ve Rusya’nın iç bölgelerinden göç eden köylüler sınırları geçerek ilerliyor; Kuban, Laba, Belaya ve Urup nehirlerinin verimli havzalarına doğru yayılıyorlardı. Bu yeni Rus köyleri ve Kazak yerleşimleri ise topraklarının işgal edilmesini kabul edemeyen Çerkes atlılarının saldırılarına uğramaktaydı.
Kaynakça
1.Richmond, Walter. The Circassian Genocide. New Brunswick, New Jersey: Rutgers University Press, 2013.
2.King, Charles. The Ghost of Freedom: A History of the Caucasus. Oxford: Oxford University Press, 2008.
3.Dunbar-Ortiz, Roxanne. An Indigenous Peoples’ History of the United States. Boston, Massachusetts: Beacon Press, 2014.
4.Cohn, Norman. Warrant for Genocide: The Myth of the Jewish World-Conspiracy and the Protocols of the Elders of Zion. London: Serif, 1996.
