
Salih Mirzabeyoğlu’nun Büyük Doğu’dan aldığı sisteme ve ruhî hikmeti şartların ve günün “tamamlıkları” çerçevesinde çilesiyle “gözünü yenilemesi” gibi bir fikir inkılabı olan İBDA’nın ölçü ve anlayışlarında ilk defa yer alan bir mesele: İslâma Muhatap Anlayış… İslamcılıkta daha önce hiç görülmemiş bir manalandırma karşımızda. Bu anlayışa sahip olabilmek, fikre rabıtalı ve biatli olmak ile olabilecek bir hasse. Evet, bir “hasse”. Gören göz ve algılayan beynin idrak edemeyeceği bir mesele… Evvelâ manasının içerisinde “basiret”i taşıyan bir anlayış, hal. Basiret nedir? Büyüğümüzün lugati bilgilerinden aktaralım:
Hakikati kalbiyle hissedip anlama. Kalbte eşyanın hakikatlerini bilen kuvvet, meleke, kabiliyet. Ferâset. İbret alınacak hidâyet sebepleri. Beyyine. Hüccet … İbtisar.
Kimi ve neyi hissedip anlamak meselesinde, özellikle bu anlayış çerçevesinin “yanmak, pişmek” ile belirli bir tekamül süreci içerisinde olacağı malum. İnsan, “kuşatan”ı kavram yoluyla değil, varoluşan karar ve imânla tanır hükmünce evvela niyet… Burada kuru kuru hadisler nakledip meseleyi sloganikleştirmekten ziyade mesele konuşmak istiyorum. Bazı meselelere müteakip anlayışa nisbetle varolan hadislerin idrakini size bırakıyorum. Anlayışın keyfiyet noktası: İman. İman nedir? İmân, “kalb gözü” ile görme işi, “zevken idrak”, sezgi ve bedâhet davası. Yine mesele basiret… Meselede Hristiyanlar gibi nefse eziyet etmekten ziyade bükmek hatta tersinden bir mucize halinde “nasiplenmek” meselesi var. İslâma muhatap anlayış burada yatıyor… Çeşitli tekerlemeci asalak tayfasının karnı tok, nefsi aç fetvalarının müsebbibi ise bu davanın nazariyetiyle ifşa olur. Tersinden bakıldığındaysa kendi evi yanarken penceresindeki yansıma müsebbibiyle karşı evi yanıyor zannedecek kadar idrak iğdişi aptalların, yüzsüz hergeleliklerin ifşası da burada. Alnı secdeye değen sapıklar güruhunun secdesinin ifşası da burada… Hiçbir dindar; halis dindar, din istismarcılığı yapamaz. Zira istismar, inananın kendi ruhunu kabul ettirmeye çalışması değil, inanmayanın inanmış görünerek inananlardan fayda devşirmeye bakmasıdır. Demek ki, istismarın ana maddesi, samimiyetsizlik…
Gurur ve kibir bu anlayışın kör dövüşüne dönmesine, gözlerin kör olmasına müsebbib. Az önce belirttiğimiz gibi bu his ve duyguların birleştiği nokta ise hem terkib hatası hem de samimiyetsizlik… Zevken idrak seviyesine eremeyenlerin ise bugün ilmin ahmaklığı almadığı hakikatini çarşaf çarşaf önümüze serdiklerine şahidiz… “Metod” dedikleri meselelerin ve buna nisbetle geliştirdikleri nazariyet ve anlayışın ve cafcaflı “tebliğ” kılıfının altında yatanın aslında kanlı bir alet olduğu ve üzerindekinin masum kanı olduğu kanaatindeyiz. Yanlış anlaşılmasın bahsettiğim mevzu… Kılıç kullanılacak yerde ihsân edilmesi, ihsân edilecek yerde kılıç kullanmak kadar zararlıdır. Ancak mesele “niçin ve nasıl” sorularının ve sebeb-netice ilişkisinin hayvani his ve şuurla -yani şuursuzca- yapılmasından ibaret… Üstad Necip Fazıl’ın mübarek mürşidinin ölçü ve anlayışı içerisinde -“Kur’an şifadır, şifa ise boruya tabii.”- meseleyi düşündüğümüzde anlayışa nisbetle Kur’an’ın kalp sahiplerine muhakkak öğütlerin olduğunu müjdelemesi ile o sır idrakine erişebilme meselesini açıkça belirtmiş bulunuyoruz. Şu hâlde Kur’ân, akıl çerçevesinde sınırlı bir öğüt kitabı değildir, kalb sahipleri için indirilmiştir… İslâmi ölçüler yerli yerinde… Hatta topyekün kainat, Kur’an’ın gerçekleşmesiyle ve faziletlerini bildirmesiyle ayakta. Ancak en başta anlattığımız gibi, önemli olan ona bakacak göz…
