
Çin’in resmi propaganda gazetelerinden Xinjiang Ribao’da yayımlanan ve Çin Komünist Partisi’nin erken dönem Doğu Türkistan’daki devrimci faaliyetleri ile “uzun vadeli sınır inşası” (长期建疆) arasında bağlantı kuran bir yazı(¹), ilk bakışta geçmiş ile bugün arasında tarihsel bir sürekliliği ortaya koymaya çalışan sıradan bir tarih değerlendirmesi gibi görülebilir. Ancak metnin temel kavramları ve kurduğu tarihsel mantık daha yakından incelendiğinde, burada yalnızca geçmişin anlatılmadığı; geçmişin bugünkü siyasi düzeni açıklayacak ve meşrulaştıracak biçimde yeniden anlamlandırıldığı görülmektedir. Özellikle “aynı damar” (一脉相承) kavramı, 1930’ların Komünist faaliyetleri ile günümüzdeki “uzun vadeli sınır inşası” politikasını aynı tarihsel çizginin farklı aşamaları olarak sunmaktadır. Böylece tarih, çok sayıda aktörün, kopuşun, çatışmanın ve alternatif siyasi deneyimin bulunduğu karmaşık bir süreç olmaktan çıkarılarak bugünkü yönetim modeline doğru ilerleyen doğrusal bir hikâyeye dönüştürülmektedir. Geçmiş, bugünü açıklamakla kalmamakta; bugünün meşruiyetini üretmek üzere yeniden düzenlenmektedir.
Bu tarih anlayışının merkezinde teleolojik bir kurgu bulunmaktadır. Devrimci deneyim, parti liderliği, halkla bağ, etnik birlik, güvenlik, kalkınma ve uzun vadeli yönetim birbirini tamamlayan aşamalar şeklinde sıralanmakta; sonunda bugünkü yönetim biçimi geçmişin doğal ve zorunlu sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Böyle bir anlatıda bugünün siyasi düzeni yalnızca mevcut koşulların ürünü değildir; sanki tarihin başından beri yöneldiği kaçınılmaz hedefmiş gibi gösterilir (Atwood, 2017). Oysa tarihsel süreçler zorunlu bir sona doğru ilerlemez. Farklı ihtimaller, başarısızlıklar, siyasi mücadeleler ve kopuşlar içerir (Rawski, 2012). Devletlerin tarih yazımında geçmişi bugünkü rejimlerin kökeni olarak yeniden düzenlemesi yeni bir olgu değildir (Millward, 2024). Ancak burada dikkat çekici olan, güncel siyasi kavramların geçmişe taşınmasıdır. “Parti inşasının yönlendiriciliği” (党建引领), “etnik birlik” (民族团结), “kültürle Xinjiang’ı besleme” (文化润疆) ve “hukukla Xinjiang’ı yönetme” (依法治疆) gibi bugünün siyasal kavramları, 1930’ların farklı tarihsel koşullarını açıklamak için kullanılmaktadır. Böylece geçmişin kendi kavramları ve aktörleri geri plana itilmekte, bugünün siyasi dili geçmişi yeniden tanımlamaktadır.
Burada en önemli sorunlardan biri, “aynı damar” iddiasının tarihsel kanıt temelidir. Böyle bir süreklilik iddiasının gerçekten bilimsel olarak savunulabilmesi için 1930’ların siyasi belgelerinde bugünkü yönetim anlayışının düşünsel ve kurumsal izlerinin gösterilmesi gerekir. Mektuplar, parti raporları, kararlar, yerel belgeler ve dönemin aktörlerinin ifadeleri üzerinden somut bir süreklilik zinciri kurulmalıdır. Oysa söz konusu anlatıda bu süreklilik daha çok bugünün kavramlarının geçmişe yansıtılması yoluyla kurulmaktadır. Bu nedenle mesele, geçmişin bugünü açıklaması olmaktan çıkıp bugünün geçmişi yeniden anlamlandırması hâline gelmektedir (Rawski, 2012). Tarihsel araştırmanın temel sorusu da tam burada ortaya çıkar: Gerçekten aynı siyasal ve ideolojik damar mı devam etmektedir, yoksa günümüzün yönetim anlayışı kendisine uygun bir geçmiş mi yaratmaktadır (Atwood, 2017)?
Üstelik 1930’ların Doğu Türkistan’ı, resmi anlatının sunduğundan çok daha karmaşık bir siyasi ortamdır. Çin Komünist Partisi’nin bölgedeki erken dönem faaliyetleri, Sheng Shicai’nin Sovyetler Birliği ile kurduğu ittifak (Cheng-guo, 2001; Guo, 2003), Sovyetlerin bölgesel çıkarları, Çin Milliyetçi Hükümeti ile rekabet ve yerel siyasi dengeler içinde şekillenmiştir (Volkova, 2019). Dolayısıyla bu dönemi doğrudan ve kesintisiz biçimde bugünkü Parti yönetiminin başlangıcı olarak görmek tarihsel bağlamı daraltmaktadır. 1937’de kurulan 8. Yol Ordusu temsilciliğinin bölgedeki varlığı da bu bağlamdan koparıldığında olduğundan daha bağımsız ve köklü bir Komünist örgütlenme görüntüsü verebilir. Oysa 1942’de Sheng Shicai’nin hem Sovyetler Birliği hem de Çin Komünist Partisi ile ilişkilerini bozması, bu erken dönem varlığının önemli bir kırılma yaşadığını göstermektedir (Li-xin, 2008). Dolayısıyla 1930’lardan 1949’a uzanan kesintisiz bir siyasi damar varsayımı, tarihsel kopuşların üzerini örtmektedir.
Bu noktada 1944–1949 yılları arasında yaşanan Doğu Türkistan Cumhuriyeti deneyimi özellikle önemlidir. Çünkü bu deneyim, bölge tarihinin yalnızca Çin Komünist Partisi ile Çin devleti arasındaki ilişkilerden ibaret olmadığını göstermektedir. İli İnkilabi ve ardından kurulan Doğu Türkistan Cumhuriyeti, kendi siyasi aktörlerini, kurumlarını ve toplumsal dinamiklerini ortaya çıkarmıştır (Benson, 2020). Elbette bu oluşumun Sovyetler Birliği ile ilişkisi ve Sovyet yönlendirmesinin rolü ayrıca tartışılmalıdır (Wang, 1994). Ancak bir tarihsel oluşumun dış aktörlerle ilişkili olması, yerel aktörlerin siyasi özne olma niteliğini ortadan kaldırmaz. Uygur aydınları, dinî liderler, bölgesel elitler ve farklı toplumsal gruplar bu tarihin pasif nesneleri değil, doğrudan aktörleridir (Benson, 2020). Bu nedenle 1944–1949 deneyiminin “şer güçler”, “dış müdahale” veya benzeri kategoriler içinde eritilmesi, yalnızca belirli bir dönemin anlatıdan çıkarılması değil, Doğu Türkistan toplumunun kendi siyasi tarihinin de görünmez hâle getirilmesidir.
Resmî anlatının en dikkat çekici kavramlarından biri de “çeşitli etnik gruplardan halk/kitleler” anlamındaki 各族群众 ifadesidir. İlk bakışta kapsayıcı görünen bu kavram, sosyolojik açıdan son derece farklı toplulukları tek bir siyasi özne hâline getirmektedir. Oysa Doğu Türkistan toplumunda etnik, sınıfsal, bölgesel, kent-kır, eğitim, dinî çevre ve kuşak farklılıkları bulunmaktadır. “Halk”ın tamamının aynı çıkarları paylaştığı ve aynı siyasi hedefi desteklediği varsayımı, bu farklılıkları görünmez kılmaktadır. Daha önemlisi, “halkın desteği” kavramının kendisi sorgulanmalıdır. Bir devletin halkın kendi politikalarını desteklediğini ilan etmesi, halkın gerçekten böyle düşündüğünün bağımsız kanıtı değildir (Tobin, 2020). Halkın siyasi tutumlarını anlamak için sözlü tarih, günlükler, bağımsız araştırmalar, yerel belgeler ve farklı toplumsal grupların anlatıları birlikte değerlendirilmelidir.
Bu durum “etnik birlik” (民族团结) söyleminde daha belirgin hâle gelir. Etnik birlik, resmi söylemde farklı etnik grupların ortak bir ulusal bütün içinde uyumlu biçimde yaşamasını ifade eder. Ancak bu birlik anlayışının hangi kimlik biçimlerini meşru kabul ettiği sorusu önemlidir. Saha araştırmaları, Uygurların kimlik algısının yalnız Çin ulusal kimliği çerçevesinde açıklanamayacağını; aksine etnik aidiyet, Türk kimliği ve Türk-İslam kültürel referanslarının bu kimlik inşasında önemli bir yer tuttuğunu göstermektedir (Tobin, 2020). Bu durumda devletin “etnik birlik” anlayışı ile toplumsal aktörlerin kendi kimlik tanımları arasında bir gerilim ortaya çıkmaktadır (Yang & Tsung, 2015). Sorun farklılıkların varlığı değil, farklılıkların hangi noktada meşru kabul edildiğidir. Eğer bir kimlik yalnızca daha geniş ulusal kimliğe hizmet ettiği ölçüde kabul ediliyorsa, burada çokkültürlülükten ziyade farklılıkların üst bir ulusal kimlik altında yeniden düzenlenmesinden söz etmek gerekir (Bulag, 2023; Yang & Tsung, 2015).
Kültür politikaları da bu yönetim mantığının önemli bir parçasıdır. “Kültürle Xinjiang’ı besleme” (文化润疆) kavramı, kültürü toplumun kendi içinden doğan ve kendisini yeniden üreten canlı bir alan olmaktan çıkararak devletin müdahale edebileceği ve biçimlendirebileceği bir nesne hâline getirmektedir. Foucaultcu yönetimsellik açısından bakıldığında burada amaç yalnızca insanlara belirli kültürel içerikleri öğretmek değildir (Urla, 2019). Aynı zamanda hangi tarihin doğru olduğu, hangi kültürel değerlerin makbul sayılacağı, hangi kimlik biçimlerinin teşvik edileceği ve hangi davranışların sapma olarak değerlendirileceği belirlenmektedir (Wang et al., 2015). Böylece kültür, yönetilebilir nüfusun düzenlenmesinde kullanılan bir araç hâline gelmektedir (Zhang et al., 2018). “Besleme” metaforunun kendisi bile kültürü devlet tarafından işlenecek bir alan olarak tasarlamaktadır.
Dil politikası, bu dönüşümün en açık biçimde gözlemlenebildiği alanlardan biridir. Mandarin’in “ulusal ortak dil” (guójiā tōngyòng yǔ) olarak yaygınlaştırılması, Uygurcanın eğitim başta olmak üzere kamusal ve toplumsal alanlardaki kullanımının kaldırılmasına yol açmaktadır. Özellikle Uygurcanın eğitimdeki kullanımının kaldırılması, yalnızca pedagojik bir tercih değildir; dilin kimlik, hafıza ve kültürel aktarım işlevleri nedeniyle aynı zamanda toplumsal bir dönüşümdür (Schluessel, 2007). Bir çocuğun kendi ana dilini eğitim sisteminde kullanamaması, yalnızca iki dil arasındaki bir tercih değil, hangi kimlik ve kültürün kamusal alanda geleceğe taşınacağı sorusudur (Kim, 2020).
Bu nedenle dil politikası, etnik-siyasi mühendislik tartışmasının merkezinde değerlendirilmelidir (İBRAHİMOV, 2023). Dil yalnızca iletişim aracı değildir; geçmişi, aile hafızasını, atasözlerini, edebiyatı, dinî terminolojiyi ve toplumsal deneyimi kuşaktan kuşağa aktaran bir hafıza sistemidir (Baranovitch, 2023). Bir dil eğitimden, bürokrasiden ve kamusal alandan çekildiğinde, o dilin konuşulmaya devam etmesi bile toplumsal yeniden üretimin devam edeceği anlamına gelmez (Baranovitch, 2023).
Toplumsal hafıza yalnızca dil yoluyla değil, mekân yoluyla da aktarılır. Köylerin, mahallelerin ve diğer yerleşimlerin tarihî ve dinî çağrışımlar taşıyan adlarının değiştirilmesi, bu nedenle basit bir idari işlem olarak görülemez (Eruygur, 2024). Bir yer adı, o mekânda yaşayan insanların geçmişini, önemli kişilerini, dinî ve kültürel deneyimlerini ve kolektif hafızasını taşır. Yer adının değiştirilmesi, özellikle yeni kuşaklar açısından eski anlam dünyasına erişimi zorlaştırabilir. Aynı şekilde eğitim mimarisinin aileden devlet kurumlarına doğru kayması, kültürün hangi kanallardan aktarılacağını da değiştirmektedir (Chen, 2010; Leibold & Dorjee, 2023; Leibold & Grose, 2019).
Ekonomik kalkınma söylemi de bu bütünün önemli bir parçasıdır. Resmî anlatıda sıklıkla “ekonomiyi geliştir, halkın geçimini iyileştir, birliği güçlendir ve bölücü düşünceleri ortadan kaldır” biçiminde doğrusal bir nedensellik kurulmaktadır. Ancak ekonomik kalkınmanın otomatik biçimde siyasi sadakat veya kültürel memnuniyet ürettiğini varsaymak ampirik olarak kanıtlanması gereken bir önermedir (Bulag, 2023). İnsanların refah düzeyi yükselirken aynı zamanda dil, kültür, siyasi temsil veya kimlik alanlarında kendilerini baskı altında hissetmeleri mümkündür (Ponka et al., 2019). Maddi refah ile siyasi meşruiyet arasında otomatik bir eşitlik kurmak, toplumsal hayatın maddi olmayan boyutlarını göz ardı eder.
Güvenlik söylemi ise bu yönetim sisteminin sınırlarını daha da genişletmektedir. “Bölücü güçler”, “dış sızma”, “bölücü düşünceler” ve “aşırılık” gibi kategoriler, ekonomik, tarihsel, siyasi ve kültürel sorunları güvenlik çerçevesine taşıyabilmektedir. Bir düşüncenin ne zaman siyasi muhalefet, ne zaman kültürel talep, ne zaman bölücülük veya aşırılık olarak sınıflandırılacağı yalnızca teknik bir mesele değildir. Bu kategoriler aynı zamanda siyasi iktidarın ürettiği sınıflandırmalardır. Kültürel kimliğin ifade edilmesi güvenlik tehdidi olarak görülmeye başladığında, kültür ile güvenlik arasındaki sınır ortadan kalkmaktadır (Peterson & Millward, 2020). Böylece dil, din, eğitim, tarih ve kimlik gibi alanlar güvenlik politikasının konusu hâline gelebilmektedir (Finnegan, 2020).
“Hukukla Xinjiang’ı yönetme” (依法治疆) söylemi de bu bağlamda ele alınmalıdır. Hukukun üstünlüğü, ideal olarak bireyi devlet karşısında koruyan, öngörülebilir ve eşit uygulanabilir bir mekanizma anlamına gelir. Ancak hukuk öncelikle güvenliği ve siyasi düzeni üretmenin aracı hâline geldiğinde farklı bir işlev kazanır (Finnegan, 2020). Özellikle “bölücülük”, “aşırılık” ve “dış sızma” gibi sınırları genişletilebilen kategoriler, devletin müdahale alanını genişletebilir (Peterson & Millward, 2020). Böylece hukuk yalnızca davranışları cezalandıran bir mekanizma değil, hangi davranışların normal, hangilerinin sapma ve hangilerinin tehdit olduğunu belirleyen bir sınıflandırma sistemi hâline gelir.
Burada Foucault’nun yönetimsellik ve bilgi-iktidar kavramları özellikle açıklayıcıdır (Urla, 2019; Wang et al., 2015). Modern iktidar yalnızca yasaklayan veya cezalandıran bir güç değildir; aynı zamanda toplumu bilgi yoluyla sınıflandırır, nüfusu tanımlar, riskleri belirler, normlar üretir ve bireylerin davranışlarını yönlendirir (Urla, 2019). Doğu Türkistan bağlamında güvenlik, eğitim, kültür, dil, kalkınma ve hukuk politikalarının aynı yönetim mantığı içerisinde birleştirilmesi, bu açıdan bütünsel bir yönetimsellik sistemi olarak okunabilir. Devlet toplumu ne kadar ayrıntılı biçimde tanımlar ve sınıflandırırsa, onu yönetme kapasitesi de o ölçüde artmaktadır (Greitens & Truex, 2019).
Fakat bütün bu tartışmaların merkezinde asıl olarak siyasi hafıza bulunmaktadır. Devletler yalnızca toprakları ve kurumları yönetmez; geçmişin nasıl hatırlanacağını da etkiler (Brady, 2012). Hangi olayın başlangıç, hangisinin dönüm noktası, hangi kişinin kahraman, hangi grubun tehdit ve hangi deneyimin unutulması gereken bir sapma olarak sunulacağı, siyasi hafızanın temel unsurlarıdır (Ставров, 2022). Resmî anlatıda Parti kadrolarının sesi öne çıkarken Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin kurucuları, Uygur aydınları, dinî liderler, bölgesel siyasi aktörler ve direniş deneyimleri anlatının dışında kalmaktadır. Böylece tarih yalnızca anlatılanlardan değil, anlatılmayanlardan da oluşur.
Tam da bu nedenle “aynı damar” iddiasına yalnızca “doğru” veya “yanlış” şeklinde yaklaşmak yeterli değildir. Asıl sorulması gereken, bu iddianın hangi tarihsel unsurları seçtiği ve hangilerini dışarıda bıraktığıdır. Gerçekten bazı temaların farklı dönemlerde tekrarlandığı söylenebilir. Örgütlenme, devlet kapasitesi, halkla ilişki ve ekonomik kalkınma gibi konular farklı tarihsel dönemlerde yeniden ortaya çıkabilir. Fakat aynı temaların varlığı, aynı siyasi ve ideolojik yönetim mantığının kesintisiz biçimde sürdüğü anlamına gelmez (Rawski, 2012). Bilimsel bir süreklilik tezi, sürekliliklerin yanında kopuşları da açıklamak zorundadır.
Sonuç olarak, Çince metindeki adı geçen Uzun vadeli sınır inşası “长期建疆”, Aynı damarın devamı “一脉相承”, Parti inşasının yönlendiriciliği “党建引领”, Etnik birlik “族团结民”, Çeşitli etnik gruplardan halk/kitleler “各族群众”, Kültürle Xinjiang’ı besleme “文化润疆” ve Hukukla Xinjiang’ı yönetme “依法治疆” gibi kavramlar birbirinden bağımsız sloganlar olarak değil, birbirini tamamlayan tutarlı bir söylem ağı olarak değerlendirilmelidir. Bu ağ içerisinde tarih geçmişi açıklar, kültür toplumu biçimlendirir, dil ortak kimliği üretir, kalkınma refahı ve dolayısıyla meşruiyeti destekler, güvenlik tehditleri sınırları belirler, hukuk bu düzeni kurumsallaştırır ve siyasi hafıza bütün bunlara tarihsel bir temel sağlar. Böylece tarih, kültür, dil, eğitim, hukuk ve güvenlik birbirinden ayrı alanlar olmaktan çıkar; aynı yönetim mantığının farklı araçları hâline gelir.
Çin devleti, bu kavram ve söylemler aracılığıyla Doğu Türkistan politikasını yalnızca yönetsel bir çerçeveye oturtmakla kalmamış, aynı zamanda bölgeyi nesiller boyu sürecek kapsamlı bir toplumsal, kültürel ve siyasi dönüşüm projesine tabi tutmuştur. “Uzun vadeli sınır inşası” ufkuyla başlayan süreç, coğrafi denetimi aşarak nüfusun düşünce, kimlik ve davranış kalıplarını yeniden düzenlemeyi hedeflemiş; “aynı damarın” iddiasıyla bu dönüşümü tarihsel bir zorunluluk ve kesintisiz bir miras olarak sunarak meşrulaştırmıştır. “Parti inşasının yönlendiriciliği” üzerinden merkezi otorite, yalnızca siyasi karar alma mekanizmalarını değil, eğitimden kültüre, dinden günlük yaşama kadar her alana nüfuz etmiş; “etnik birlik” ve “çeşitli etnik gruplardan halk” kategorileriyle son derece heterojen bir toplumu homojen, uyumlu ve yönetilebilir bir siyasi özneye indirgemiştir.
“Kültürle besleme” söylemi ise kimlik ve dil alanını pasif bir nesne konumuna yerleştirerek, Doğu Türkistanlıların özellikle uygurların toplumsa hafızasının, dinsel pratiklerin ve kuşaklar arası aktarımın Çin devleti tarafından yeniden tanımlanmasını mümkün kılmış; “hukukla yönetme” formülüyle de bu düzen, belirsiz güvenlik kategorileri üzerinden kurumsallaştırılmış ve yasal bir çerçeveye oturtulmuştur. Böylece bu söylem ağı, toprak kontrolünden toplumsal hafızanın yönetimine, dil politikasından eğitim mimarisinin dönüştürülmesine, kültürel ifadenin sınırlandırılmasından günlük yaşamın disipline edilmesine kadar uzanan çok katmanlı bir iktidar teknolojisi işlevi görmüştür. Sonuçta Doğu Türkistan, yalnızca idari bir birim olmanın ötesine geçerek, Çin devletinin arzuladığı ‘istikrarlı’ ve ‘birleşik’ öznenin üretildiği uzun vadeli bir laboratuvara dönüştürülmektedir.
Dipnot:
1. 张华中, “中国共产党早期在新疆的革命实践与长期建疆的内在逻辑,” 新疆日报, 2026年9月10日, https://xjrb.ts.cn/xjrb/20260910/262793.html.
Kaynakça
● Atwood, C. P. (2017). The Uyghurs from modular community to partisan nation. Central Asian Survey, 36(2), 149–165.
● Baranovitch, N. (2023). ‘Farewell, My Uyghur Language’: Linguistic anxiety and resistance in Uyghur poetry and songs, 1990s–2010s. Modern Asian Studies, 57(6), 2022–2066.
● Benson, L. (2020). The Ili Rebellion: A Study of Chinese-Muslim Tension in Central Asia, 1944-1949. Routledge.
● Brady, A. (2012). “We Are All Part of the Same Family”: China’s Ethnic Propaganda. Journal of Current Chinese Affairs, 41(4), 159–181.
● Bulag, U. E. (2023). The wheel of history and minorities’ ‘self-sacrifice’ for the Chinese nation. Race Ethnicity and Education, 26(6), 738–758.
● Chen, Y. (2010). Boarding School for Uyghur Students: Speaking Uyghur as a Bonding Social Capital. Diaspora Indigenous and Minority Education, 4(1), 4–16.
● Cheng-guo, X. (2001). On Establishment of Alliance of Sheng Shi-cai and the Soviet Union. Journal of Shangrao Teachers College.
● Eruygur, A. (2024). Doğu Türkistan’daki Köy Adlarının Değiştirilmesinin Toplumdilbilim Açısından İncelenmesi. Dil Araştırmaları, 18(35), 221–241.
● Finnegan, C. (2020). The Uyghur Minority in China: A Case Study of Cultural Genocide, Minority Rights and the Insufficiency of the International Legal Framework in Preventing State-Imposed Extinction. Laws, 9(1), 1.
● Greitens, S. C., & Truex, R. (2019). Repressive Experiences among China Scholars: New Evidence from Survey Data. The China Quarterly, 241, 148–173.
● Guo, C. (2003). Aid or Snatch?——the Statement and Comment about the Soviet’s Policy on Sinking between 1933—1942. Journal of University of Science and Technology Beijing.
● İBRAHİMOV, E. (2023). Language Policy in Turkic States and Societies Historical Aspect. Selçuk Üniversitesi Türkiyat Araştırmaları Dergisi, (60), 327–352.
● Kim, U. (2020). The quest for the ‘best’ language for modern Xinjiang: language ideologies of practicality and aesthetics. Journal of Multilingual and Multicultural Development, 43(8), 787–795.
● Leibold, J., & Dorjee, T. (2023). Learning to be Chinese: colonial-style boarding schools on the Tibetan plateau. Comparative Education, 60(1), 118–137.
● Leibold, J., & Grose, T. (2019). Cultural and Political Disciplining inside China’s Dislocated Minority Schooling System. Asian Studies Review, 43(1), 16–35.
● Li-xin, L. (2008). The Evolution and Reason of the Alliance of Sheng and the Soviet Union in Sheng Shi-cai’s Authority. Journal of Yili Normal University.
● Millward, J. A. (2024). How ‘Chinese Dynasties’ Periodization Works with the ‘Tribute System’ and ‘Sinicization’ to Erase Diversity and Euphemize Colonialism in Historiography of China. Harvard Journal of Asiatic Studies, 83(1-2), 77–117.
● Peterson, D., & Millward, J. A. (2020). China’s System of Oppression in Xinjiang: How It Developed and How to Curb It. Central Asia Program Policy Brief.
● Ponka, T. I., Shlentova, A. E., & Ivashkevich, A. A. (2019). Ethnic and cultural issues of Uyghurs identity in Xinjiang region. RUDN Journal of Sociology, 19(1), 34–43.
● Rawski, E. S. (2012). Beyond National History: Seeking the Ethnic in China’s History. Cross-Currents: East Asian History and Culture Review, (5), 45–62.
● Schluessel, E. (2007). ‘Bilingual’ Education and Discontent in Xinjiang. Central Asia-Caucasus Institute & Silk Road Studies Program.
● Tobin, D. (2020). Han and Uyghur Narratives on Ethnic and National Identity. In E. Ackerman (Ed.), Identity, Trust, and Resilience in Elite-Driven Conflict (pp. 159–183). Routledge.
● Urla, J. (2019). Governmentality and Language. Annual Review of Anthropology, 48, 261–278.
● Volkova, I. V. (2019). Xinjiang Province in the Soviet-Chinese Relations (1941-1942). Manuscript, 12(3), 20–24.
● Wang, D. D. (1994). Under the Soviet Shadow: The Yili Rebellion of 1944-1949 in Xinjiang. The Chinese University Press.
● Wang, X., Juffermans, K., & Du, C. (2015). Harmony as language policy in China: an Internet perspective. Language Policy, 15(3), 299–321.
● Wang, Y. (2025). The historical perspective of the Chinese Nation: An analytical framework grounded in the critique of exogenous historiographies. International Journal of Anthropology and Ethnology, 9(1), 3.
● Yang, B., & Tsung, L. (2015). The discourse of unity in diversity in Contemporary China. In L. Tsung (Ed.), Language, Power and Identity Politics in Developing Nations (pp. 201–220). Springer.
● Ye, X. (2023). Genocide or Vicissitude: A Study on the Effects of Language Education Policies Shift for Uyghur in Xinjiang, China. Lecture Notes in Education Psychology and Public Media, 6(1), 248–254.
● Zhang, X., Brown, M. S., & O’Brien, D. (2018). “No CCP, No New China”: Pastoral Power in Official Narratives in China. The China Quarterly, 235, 784–803.
● Ставров, И. В. (2022). “We are One People”: White Papers as a Tool to Promote National Unity in the PRC. Russian and Chinese Studies, 6(4), 231–240.
