1949…
Doğu Türkistan’da yeni bir dönem başlarken, binlerce insan için hayatlarının en uzun ve en acı yolculuğu da başlıyordu.
Çin Komünist güçlerinin Doğu Türkistan’ı işgal etmesinin ardından, başta Uygurlar ve Kazaklar olmak üzere çok sayıda insan can güvenliği, inancı ve kimliği konusunda duyduğu endişeler nedeniyle yurdunu terk etmek zorunda kaldı. Bunların arasında İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra’nın öncülük ettiği kafileler de vardı.
Ancak önlerinde sadece bir sınır yoktu.
Önlerinde Taklamakan’ın çölleri, Pamirlerin sarp dağları, Tibet’in geçitleri ve Himalayaların ölümcül soğuğu vardı.
Bu insanlar bir ülkeye değil, hayatta kalabilecekleri bir yere ulaşmaya çalışıyordu.
Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar; yanlarına alabildikleri birkaç parça eşya ile yola çıktılar. Kafilelerin geçtiği yollar çoğu zaman dar, uçurumlarla çevrili ve son derece tehlikeliydi. Yüksek rakımlara çıkıldıkça hava soğuyor, oksijen azalıyor, yiyecek ve su bulmak neredeyse imkânsız hâle geliyordu. Akademik kaynaklarda, bu güzergâhlarda sıcaklığın zaman zaman -45 dereceye kadar düştüğü, insanların açlık ve soğukla mücadele ettiği aktarılıyor.
Yolculuk sırasında insanlar yalnızca soğukla değil; açlık, hastalık, yorgunluk ve dağların acımasız coğrafyasıyla da mücadele etti.
Öyle ki bazı anlatımlara göre yiyecek ve içecek tükendiğinde hayvanlar, yolculukta kullanılan ipleri, çadır bezlerini, kilimleri ve örtüleri kemirmeye başlamıştı.
Bu artık bir göç değil, hayatta kalma mücadelesiydi.
852 kişiden 798’i Ladak’a ulaşabildi
Bu dramın boyutunu gösteren en çarpıcı örneklerden biri, İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra’nın öncülük ettiği kafilelerden biridir.
Kayıtlara göre Kökat sınırından geçen 852 kişiden 798’i Ladak’a sağ olarak ulaşabildi. 54 kişi ise bu zorlu yolculuk sırasında hayatını kaybetti.
Hayatta kalanların bile tamamı kurtulmuş sayılmazdı.
49 kişinin elleri ve ayakları donmuş, donan parmaklarının bir bölümü kesilmek zorunda kalmıştı.
Bu rakamlar, bir göç hikâyesinden çok daha fazlasını anlatıyor.
Her sayı, geride bırakılmış bir hayatı; her kayıp, bir ailenin yarım kalan hikâyesini temsil ediyordu.
İsa Yusuf Alptekin ve beraberindekiler uzun ve son derece meşakkatli bir yolculuğun ardından Ladak’a ulaştılar. Ardından Keşmir’in başkenti Srinagar’a geçtiler.
Fakat çile burada da bitmedi.
Vatanlarından koparılmış, yakınlarını kaybetmiş, yaralanmış ve yıllarca sürecek bir gurbetin eşiğine gelmişlerdi.
Artık önlerinde yeni bir soru vardı:
Nereye gideceklerdi?
Keşmir: Ölüm yolundan sonra açılan kapı
İşte bu noktada Keşmir’in ve dönemin Cammu ve Keşmir Başbakanı Şeyh Muhammed Abdullah’ın adı, Doğu Türkistanlı muhacirlerin tarihinde önemli bir yer edinmektedir.
Dağları aşarak Keşmir’e ulaşan muhacirler, burada yalnızca bir coğrafyaya değil, kendilerini yeniden toparlayabilecekleri bir sığınağa ulaştılar.
Dönemin Keşmir yönetimi, bölgeye ulaşan muhacirlerin ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik destek verdi. Kaynaklarda Keşmir hükümetinin yanı sıra Hindistan hükümeti, Hindistan Kızılayı ve başka yardım kuruluşlarının da muhacirlere yiyecek ve çeşitli yardımlar sağladığı belirtilmektedir.
Bu yardım, ölümle yaşam arasındaki çizgiden geçen insanlar için büyük önem taşıyordu.
Çünkü onlar Keşmir’e geldiklerinde yanlarında servetlerini değil, çoğu zaman yalnızca hayatta kalabilmiş olmanın ağırlığını taşıyorlardı.
Şeyh Muhammed Abdullah’ın yaklaşımı bu bakımdan Doğu Türkistanlı muhacirlerin hafızasında ayrı bir yer edindi.
Onlara kapıların kapatılması yerine yardım ulaştırılması, barınma ve yaşamlarını yeniden kurabilmeleri için imkân sağlanması, ölümcül bir yolculuğun ardından gelen en büyük tesellilerden biri oldu.
Keşmir, onlar için artık yalnızca haritada bir yer değildi.
Keşmir, ölüm yolundan sonra ulaşılan bir nefes alma noktasıydı.
Srinagar’da bekleyen insanlar
Srinagar’a ulaşan Doğu Türkistanlıların önünde yine belirsizlik vardı.
Bir kısmı Türkiye’ye gitmek istiyor, bir kısmı ise Doğu Türkistan’dan Tibet üzerinden Hindistan’a ulaşmaya çalışan başka kafilelerin güvenli biçimde bölgeye ulaşabilmesi için çaba gösteriyordu.
İsa Yusuf Alptekin ve Mehmet Emin Buğra, muhacirlerin durumunu iyileştirmek ve yeni gelenlerin sığınma imkânı bulabilmesi için çeşitli girişimlerde bulundular.
Bu süreç yıllar sürecek yeni bir mücadelenin başlangıcı oldu.
Sonunda Hindistan ve Pakistan’daki Doğu Türkistanlıların Türkiye’ye yerleştirilmesi için girişimler sonuç verdi. Türkiye Cumhuriyeti, 1952 yılında 1.850 Doğu Türkistanlının iskânlı göçmen olarak kabul edilmesine karar verdi.
Böylece ölümcül dağ yollarında başlayan yolculuk, yıllar sonra Türkiye’de yeni bir hayata dönüşecekti.
Bir milletin hafızasında kalan yardım eli
Bugün geriye dönüp bakıldığında, 1949 sonrasında yaşanan bu göç sadece bir yer değiştirme hikâyesi değildir.
Bu, vatanını geride bırakmak zorunda kalan insanların hayatta kalma hikâyesidir.
852 kişi yola çıktı.
54 kişi yollarda kaldı.
49 kişi donmanın izlerini ömür boyu bedeninde taşıdı.
798 kişi ise Ladak’a ulaşmayı başardı.
Ama bu insanların her biri, yol boyunca bir şeylerini kaybetmişti: Kimi ailesini, kimi sağlığını, kimi evini, kimi çocukluğunu, kimi de bir daha göremeyeceği yakınlarını…
Ve bütün bu acıların ardından Keşmir’e ulaştıklarında, karşılarında yeni bir hayatın kapısı vardı.
Bu nedenle Şeyh Muhammed Abdullah’ın Doğu Türkistanlı muhacirlere yönelik yaklaşımı, onların tarih anlatılarında yalnızca bir devlet adamının politikası olarak değil, zor durumdaki insanlara uzanan bir yardım eli olarak hatırlanmaktadır.
Onlar ölüm yollarından geçerken yanlarında çok az şey taşıyabildiler.
Fakat Keşmir’e ulaştıklarında kendilerine sunulan en önemli şey, yeniden yaşama umuduydu.
Taklamakan’ın sessizliğinden Himalayaların dondurucu geçitlerine, Ladak’tan Srinagar’a uzanan bu yol; bir milletin vatanından koparılışının olduğu kadar, hayatta kalma iradesinin de hikâyesidir.
Ve o uzun yolculuğun hafızasında Keşmir’in ayrı bir yeri vardır:
Çünkü ölümün kıyısından gelen insanlar, orada kendilerine uzanan bir yardım eli buldular.
Şeyh Muhammed Abdullah’ın adı da bu hatıranın içinde, o zor günlerde muhacirlere kapılarını açan Keşmir yönetiminin sembol isimlerinden biri olarak yaşamaya devam etti.




















