Mir Kamil Kaşgarlı
Bir Hatırlatma: Her milletin istiklal mücadelesi ve karşı karşıya kaldığı şartlar kendine özgüdür ve birbirine benzemez. Lakin hürriyete ermenin; çağı, milleti, coğrafyayı ve dini aşan evrensel kanunları, değişmez usulleri mevcuttur. Bizler, Doğu Türkistanlılar, bu destanda işte o çağları aşan ortak ölçü ve metotlar ışığında, kendi yol haritamızı çizmek için ilham alacağız. Kardeşlerim, bu ateşten destanın daha nice kalbe ulaşması için paylaşmayı, yorum yazmayı ve beğenmeyi esirgemeyiniz!
***** ****. *********** ********
“Hürriyet verilmez, o sökülüp alınır! Siz bana kanınızı verin, ben size hürriyeti vereyim!”
Bu, bir miting meydanında yankılanan kuru bir slogan değildi! Bu, 20. asırda bütün Hindistan semalarını titreten, koskoca bir imparatorluğun temellerini sarsan mukaddes bir mücadele çağrısı, kan ile yazılmış bir yemindi!
Bu ses, onlarca yıldır Gandhi’nin “barış” felsefesine alışarak, sabırla zalimin insafa gelmesini bekleyerek kalbindeki umutsuzluk dağının altında ezilmekte olan bir milletin ruhundaki gizli volkanı patlatan, atalarının damarlarında dolaşan cengâver ruhunu yeniden uyandıran ateşten bir nidaydı.
Bu ses, hürriyetin bir sadaka gibi lütfedilmeyeceğini, bilakis kan ve can bedeliyle sökülüp alınacağını haykırıyordu!
Bu ses, esaret zincirlerinin ağlayıp sızlanarak değil, çelik bir irade ve can feda etme ruhuyla parçalanması gerektiğini bütün cihana ilan ediyordu!
Bu, kendi halkı tarafından sevgi ve hürmetle “Netaji” (Ulu Önder) diye anılan Subhas Chandra Bose’un sesiydi! Onun hayatı, sadece bir siyasetçinin hayat hikâyesi değil; bir milletin hürriyete olan en şiddetli arzusuna adanmış, alev alev yanan, fırtınalı, ihanet ve kahramanlıkla iç içe geçmiş, her sayfasından fedakârlık fışkıran efsanevi bir destandır!
1. Bap: Parlak Bir Yıldızın Yükselişi ve Ruhların Yol Ayrımı
1897 senesinde, Hindistan karanlık bir zulüm içinde inlerken, zengin bir ailede bir yıldız parladı. Bu, Subhas Chandra Bose’dan başkası değildi. Sanki doğduğu anda alnına bir milletin kaderini değiştirmek yazılmış gibi, gençliğinden itibaren keskin zekâsı, çelikten iradesi ve kimseye boyun eğmeyen ruhuyla etrafındakileri hayrete düşürdü. İngiltere’ye giderek, sömürgecilerin en üst düzey devlet memurluğu olan Hindistan Kamu Hizmetleri Sınavı’nı (Indian Civil Service) parlak bir dereceyle kazandı ve kendine refah dolu bir geleceğin kapılarını araladı. Lakin o, zalim sömürgeci hükümete hizmet ederek yüksek maaş ve şan şeref içinde yaşamayı, kendisi için en büyük zillet ve utanç saydı. Kalbinde tek bir nida yankılanıyordu: “Ana vatanın hürriyeti, benim şahsi şerefimden bin kat daha üstündür!” Bu yüzden, bütün dünyayı hayrete düşürerek, bu parlak gelecek fırsatını elinin tersiyle itti.
Hindistan’a döner dönmez, kendini derhal istiklal mücadelesinin ateşine attı ve Hindistan Ulusal Kongresi’ne (Congress) katıldı. Eşsiz teşkilatlanma kabiliyeti, ateşli nutukları ve gençlerin kalbini fetheden karizması, onu kısa sürede bütün Hindistan’ın en parlak siyasi yıldızı haline getirdi. Kısa zamanda, Gandhi’den sonra Kongre’deki en nüfuzlu liderlerden biri oldu. 1938 ve 1939’da, iki defa üst üste Kongre başkanlığına seçildi. Özellikle ikinci seçimde, Mahatma Gandhi’nin bizzat bütün itibarını ortaya koyarak desteklediği adayı ezici bir üstünlükle yenerek bütün Kongre’yi sarstı ve ne denli büyük bir etkiye sahip olduğunu ispatladı.
Aslında Bose, 1921’de Hindistan’a döndüğünde, ilk olarak Bombay’da Mahatma Gandhi ile görüşmüştü. Gandhi’nin kitleleri harekete geçirme yeteneğine, milyonlarca insanı tek bir ses etrafında toplama cazibesine hayran kalmış olsa da, onun “pasif direniş” hareketinin nihai hedefi ve bu sürecin net stratejisi hakkında sorduğu ateşli suallere tatmin edici cevaplar alamayınca, gönlünde bir boşluk, bir şüphe hissetmişti. Gandhi de bu gencin gözlerindeki ateşi, zekâsını derhal fark etmiş; ancak aynı zamanda bu boyun eğmez ruhun ve bağımsız düşünce yapısının, kendi “mutlak itaat” bekleyen liderlik üslubuna bir gün mutlaka meydan okuyacağını sezmişti.
Yine de, o dönemdeki tek mücadele sahnesi Kongre olduğu için, Bose ideallerini gerçekleştirmek üzere bu saflara katıldı. Kısa sürede gençlerin ve Kongre’deki radikal kanadın manevi önderi haline geldi. Nüfuzunun günbegün artması, Gandhi ve etrafındaki eski nesil liderlerin kalbinde derin bir endişe ve haset ateşini yaktı. Gandhi, Bose’un kendi “barış” felsefesine taban tabana zıt olan “güç kullanma” taraftarlığının, bir gün kendi kurduğu bu hareketin yönünü değiştirecek en güçlü rakip haline geleceğini anlamıştı.
Bu fikir ayrılığı, 1939’daki Kongre başkanlığı seçiminde patlak verdi. Gandhi, sadık müridi Pattabhi Sitaramayya’yı aday göstererek, onun zaferini kendi şahsi nüfuzuyla garanti altına alacağını düşündü. Fakat seçim neticesi, bütün Hindistan’ı sarsan siyasi bir deprem oldu. Bose kazanmıştı! Bu, Kongre’nin ruhunun Gandhi’nin yolundan saparak, Bose’un işaret ettiği yola meyletmeye başladığının açık bir ispatıydı. Mağlubiyeti hazmedemeyen Gandhi, “Bu, Pattabhi’nin değil, benim mağlubiyetimdir!” diye ilan etti. Böylece Kongre semalarında iki güneş belirmişti. Biri, saygıdeğer ama sabrı yegâne silah bilen Mahatma Gandhi; diğeri ise genç, ateşli, coşkulu ve eylemci Subhas Chandra Bose. Ancak iki güneş bir gökyüzüne asla sığmazdı. Bu yüzden Gandhi ve sadıkları, Bose’un çalışmalarını sabote ederek, onu tamamen yalnız bıraktılar.
Gandhi ve takipçileri, “pasif direniş”i tek yol olarak görüp, Britanya ile müzakereler yoluyla “Dominyon Statüsü” (Dominion Status) elde etmeyi hedefliyordu. Bu, aslında Britanya İmparatorluğu’na sadakat bildirerek yüksek bir özerklik kazanmak demekti. Bose bunu şiddetle reddetti! Onun için “dominyon statüsü”, esaretin yaldızlı kâğıda sarılmış bir başka şekliydi. O, “Purna Swaraj” yani TAM BAĞIMSIZLIK talep ediyordu!
Onun nazarında, İkinci Dünya Savaşı’nın patlak vermesi, Hindistan için tarihte eşi bulunmaz bir “altın fırsat” idi. Bu fırsata sımsıkı sarılarak, Britanya’ya altı aylık bir mühlet verilmesini, eğer bu süre içinde Hindistan’a bağımsızlık verilmezse ülke çapında topyekûn bir fiili direniş başlatılmasını teklif etti.
Fakat bu teklif, Gandhi tarafından reddedildi. Son tartışmalarından birinde, iki büyük ruhun yolu ebediyen ayrıldı. Bose, Gandhi’ye hem yalvaran hem de keskin bir dille şöyle dedi:
“Saygıdeğer Mahatma, sizin yolunuz bir ruhban yoludur. Ama bir milletin kaderi, sadece manevi bir harekete dayandırılamaz. Düşman kılıçla gelirken, biz ona gül uzatamayız. Vakit bizi beklemez!”
Gandhi’nin cevabı sakin, fakat uzlaşmaz bir ruhla doluydu:
“Şiddet, sadece daha fazla şiddet doğurur. Eğer biz düşmanımızın yöntemini kullanırsak, ondan ne farkımız kalır?”
Bu, sadece iki siyasi yolun tercihi değil, iki farklı dünya görüşünün, iki farklı ruhun çarpışmasıydı. Bu, iki büyük ruhun asla kesişmeyecek yol ayrımıydı.
Bir yanda, sabırla zalimin vicdanını uyandırmaya çalışan bir ruh; diğer yanda, zulmün önünde diz çökmek yerine ayakta ölmeyi yeğleyen, yüreklerdeki gazap ateşini bir devrim meşalesine dönüştürmeyi savunan bir yiğitlik ruhu vardı. Bose, işte o ikinci ruhun, yani genç, coşkulu ve umut dolu Hindistan’ın sesiydi.
Sonunda, kendi ideallerini gerçekleştirme imkânı kalmadığını anlayan Bose, öfke ve hayal kırıklığı içinde, kanıyla, teriyle büyüttüğü Kongre’den istifa etti.
O gün, günlüğüne şu satırları yazacaktı:
“Bugün yalnız kaldım. Ama benim yolum, hakikat yoludur. Eğer bütün dünya bana karşı çıksa da, eğer ben bu yolda tek başıma yürümek zorunda kalsam da, zerre tereddüt etmem!”
Bu sözler, bir kahramanın kendi davası uğruna dünyaya sırtını dönmekten korkmayan çelik iradesinin ilanıydı. Onun akıttığı gözyaşı, kendi siyasi mağlubiyeti veya dışlanmışlığı için değil; milyonlarca kardeşinin hâlâ esaret zincirleri altında yaşaması ve istiklalin “altın fırsatı”nın elden kaçma tehlikesiyle karşı karşıya olması gibi acil bir stratejik zorunluluktan kaynaklanıyordu. O günden itibaren, kalbinde tek bir nida yankılanmaya başladı:
“Her ne bedel ödenirse ödensin, Hindistan bu altın fırsatta mutlaka bağımsız olmalıdır!”
Bu, yeni bir mücadelenin, çok daha tehlikeli, çok daha şerefli bir yolculuğun başlangıcının habercisiydi.
***** * ***** ********** * *******
Kıssadan Hisse: Biz Doğu Türkistanlılara Düşen Pay!
Chandra Bose Destanının Birinci Bölümünden Ruhumuza Kazınacak Sekiz Meşale
Birinci Meşale: 70 Yıllık Gaflet Uykusundan Uyanış — Hürriyet Sadaka Olarak Verilmez, Kurban Verilerek Sökülüp Alınır!
70 yıllık uzun gece, bizleri tatlı ama zehirli bir gaflet rüyasına hapsetti. Bu rüyada, dünyanın bize acımasını, zalimin bir gün insafa gelip vicdanının uyanmasını ya da dünyanın elimizden tutup Çin’i vatanımızdan kovmasını bekledik. Gözyaşlarımızı nehir edip akıtarak, “insan hakları”, “insaniyetçilik” gibi yaldızlı sloganların gölgesine sığındık. Umudumuzu, Birleşmiş Milletler’in mezarlıkvari sessizliğine, uluslararası hukukun beyaz kâğıtlar üzerindeki ölü harflerine bağladık. Sanki hürriyet, birilerinin bize acıyıp vereceği bir sadakaymış gibi ellerimizi açıp bekledik durduk.
Lakin her rüyanın uyanılacak soğuk bir sabahı vardır. İşte şimdi o acımasız dünyanın buz gibi gerçekliği tam karşımızda duruyor. İlahlaştırdığımız o yüce prensipler, büyük devletlerin karanlık çıkarları önünde nasıl da hoyratça yırtılıp atılan kâğıt parçalarına dönüştü? Gazze semalarına yükselen feryatlar, Burma’da nehir olup akan kanlar, Ukrayna harabelerinde ağlayan bebeklerin çığlıkları… Bunlardan hangisi, taş kalpli siyasetin menfaat terazisini yerinden oynatabildi?
Artık şu hakikati kanımızla, canımızla hissetme vakti gelmiştir: Bizim varlığımız ya da yok oluşumuz, dünyadaki herhangi bir gücün doğrudan çıkarına bir hançer gibi saplanacak veya ziyanına bir kalkan olacak bir durumu kendi gücümüzle yaratmadıkça, hiç kimse, ama hiç kimse, bizim gözyaşımız için kendi geleceğini ateşe atmaz! Bizim kendi ayaklarımız üzerinde durabileceğimize inanmadıkça, hiçbir güç neticesi belirsiz bir davaya yatırım yapmaz.
Elbette bu, Çin’in soykırımını ve vahşetini dünyaya duyurmayalım demek değildir! Çin’in insanlık suçlarını ifşa etmek, elbette ki bizim vazgeçilmez görevimizdir. Lakin bu, asla mücadelemizin nihai gayesi değil, istiklalden ibaret mukaddes gayeye giden yolda bir vasıta, bir silahtan ibaret olmalıdır.
Öyleyse, Netaji Bose’un gökleri titreten, “Hürriyet verilmez, o sökülüp alınır!” hükmünü kalbimizin en derinine kazıyalım! Ruhumuzdaki 70 yıllık “dilencilik” ve “bekleyiş” psikolojisini, kendi ayaklarımız üzerinde durma irademizin ateşinde yakıp kül edelim! Çin’in suçlarını ifşa etmekten ibaret olan vasıtayı gaye haline getirme yanılgısından kurtulup, kendi kaderimizin hâkimi olmak için çelik bir iradeyle “mücadele ederek söküp alma” yolunu ciddiyetle düşünelim!
İkinci Meşale: Altın Taht ve Vicdan Arasındaki İmtihan — Hakiki Şan ve Şerefin Ölçüsü
Bu meşale, bilhassa yurt dışında sadece kendi ve ailesinin rahatıyla meşgul olan, utanmadan “Ben siyasete karışmam” diyen, hatta Çin’e kötü görünmemek için Çin elçiliğinin etkinliklerine kendisi katılmasa bile karısını veya kızlarını yollayarak yoklamadan geçenleri vicdan muhasebesine çağıran keskin bir soruyu kalbimize saplar:
“Bir insan için hakiki şeref nedir? Zalim bir sömürgeciden nemalanmak veya işgalci devlet sistemi içinde yüksek makamlara erişip kendine bir “altın taht” kurarak şerefsizce bir refah içinde yaşamak mı, yoksa o imtiyazları bir utanç vesilesi bilip elinin tersiyle iterek kendini milletin dikenli ama şerefli hürriyet yoluna adamak mı?”
Bose’un tercihi şu hakikati haykırır: “Kendi milleti esaret altında inlerken, ele geçen her türlü şahsi şan ve şeref, ruha giydirilmiş bir pranga, vicdana saplanmış zehirli bir hançerdir!” Vatanını anası bilen her vatansever için, milleti esaret altındayken düşmana hizmet ederek elde edilen her akademik unvan, her şeref, ruhuna vurulmuş bir kelepçe, vicdanına saplanmış bir hançer sayılmalıdır. Chandra Bose’un kalbinde yankılanan “Ana vatanın hürriyeti, benim şahsi şerefimden bin kat daha üstündür!” nidası, her hakiki vatan evladının ruhani yemini olmalıdır.
Bugün bizim de nice kabiliyetli gencimiz Türkiye’de ve Batı ülkelerinde ilim ve fende yükselerek kendilerine parlak imtiyazlar yarattı. Lakin Bose’un ölümsüz ruhu bize şunu hatırlatmaktadır: “Hakiki aydın, hakiki vatansever, kabiliyetini sadece şahsi rahatı için kullanmaz. Aksine, o bilgisini milletin istiklal mücadelesi için keskin bir kılıca, makamını vatanı koruyan sarsılmaz bir kaleye dönüştürür. Bu yüzden, gerçek şeref, ulaşılan yüksek makamda değil, o makamı milleti uğruna feda edebilen veya milletine hizmetkâr kılabilen çelik iradede parlar.”
Üçüncü Meşale: Zalimin Vicdanından Medet Ummak Gibi Ölü Bir Hayali Defnetmek!
Gandhi’nin yolu, bir ruhbanın yoluydu; o, zalimin kalbindeki gizli iyiliğe inanırdı. Peki, bizim 70 yıldır teşkilatlı bir şekilde ağlayıp sızlanmamız, özünde o Gandhi’ci yolun sonu çıkmaz bir sokağı değil midir? Netice ne oldu? Biz ağladıkça düşmanın kalbi yumuşamadı, aksine daha da katılaştı. Dünyanın menfaat lokmasıyla dolu ağzı daha derin bir sessizliğe gömüldü. Zulmün kamçısı daha da zehirli hale geldi! Netaji Bose’un ruhu bugün bize şunu haykırıyor: “Düşman kılıçla geldiğinde, ona gül uzatmak, intiharın ta kendisidir!” Zalim sadece tek bir dilden anlar: Gücün dilinden! Bu yüzden, dünyaya mazlumiyetimizi gösterip merhamet dilenme sahnesinden inmeli, onun yerine dağ gibi sarsılmaz, yenilmez irademizi sergileyerek hürmet ve hakiki müttefikler kazanma sahnesine çıkmalıyız!
Dördüncü Meşale: Hedefin Kutup Yıldızı Gibi Mutlak ve Net Olması — “Otonomi” Değil, “TAM BAĞIMSIZLIK!”
Netaji Bose, Gandhi’nin talep ettiği “dominyon statüsünü” yani esaretin yaldızlı kâğıda sarılmış bir başka şeklini nasıl bir nefretle reddettiyse, biz de her türlü “insan haklarının iyileştirilmesi”, “kültürel koruma” veya “gerçek otonomi” gibi sözlerden vebadan kaçar gibi kaçmalıyız! Bunlar, bizi ebedi bir esaret bataklığına daha da derinden saplayacak olan ölüme götüren tatlı yalanlardır. Bizim mücadele sancağımıza sadece tek bir kelime yazılmalıdır: “İSTİKLAL! TAM BAĞIMSIZLIK!” Bu, bizim kutup yıldızımız, yolumuzdaki tek nurlu meşale olmalıdır! Bu hedeften zerre kadar saparsak, düşmanın hilelerine kanar ve mücadelemizin ruhunu öldürürüz.
Beşinci Meşale: Fırtınalı Denizde Yol Bulmak — Stratejik “Altın Fırsat”ları Yaratmak ve Yakalamak!
Netaji Bose, İkinci Dünya Savaşı gibi bir felaketi, milleti için bir “altın fırsat”a dönüştürebildi. Onun bu keskin stratejik nazarı, bizim için en derin derstir. İç çekişmelere ve benlik davalarına gömülerek, dünyanın fırtınalı denizinde pasifçe sürüklenen aciz bir gemi olmaktan kurtulmalıyız. Aksine, dünyanın her dalgasını, büyük güçler arasındaki her çatışmayı, düşmanımızın uluslararası alandaki her zafiyetini keskin gözlerle takip ederek kendimiz için fırsat yaratan ve gelen fırsatı asla elden kaçırmayan mahir kaptanlara dönüşmeliyiz. Unutmayalım, “Vakit bizi beklemez!”
Altıncı Meşale: Hakikat Yolundaki Yalnızlık — Yeni Yollar Açanların Çelik İradesi!
Netaji Bose, inandığı hakikat uğruna, Gandhi gibi bir dağa, bütün bir Kongre’ye karşı durmaktan korkmadı. Onun, “Eğer ben bu yolda tek başıma yürümek zorunda kalsam da, zerre tereddüt etmem!” sözleri, bir kahramanın yürek kanıyla yazılmış yeminidir. Bugünkü diasporadaki liderlerimiz ve her bir vatansever kendine sorsun: Alışılmış ama neticesi görülmemiş eski yollarda yürümeye devam mı edeceğiz, yoksa hakikatin dikenli ama şerefli yolunda tek başımıza da kalsak yürümeye cüret edebilecek miyiz? Hakiki liderlik, kalabalıkların alkışına değil, hakikatin çağrısına uymaktır!
Yedinci Meşale: İstiklal Ağacının Kanla Sulanması — “Siz Bana Kanınızı Verin, Ben Size Hürriyeti Vereyim!”
Bu, bir nutuk meydanında yankılanan kuru bir slogan değil, bu, hürriyetin ezelden beri değişmez kanunu, kâinata kazınmış nihai formülüdür! 70 yıllık gözyaşlarımız, bize merhamet dolu birkaç kâğıt mendilden başka bir şey getirmedi. Çünkü istiklal ağacı, mazlumların gözyaşlarıyla değil, kahramanların kanıyla sulandığında yeşerir. Chandra Bose’un ruhu bize şunu fısıldıyor: Milletin bekası için en aziz olan canı ve en kutsal olan kanı feda etmeye hazır bir nesil yetişmedikçe, hakiki istiklal bir çöl serabından farksızdır. Bizler, gençlerimizin kalbindeki korkuyu söküp atmalı, onların damarlarına atalarımızın cengâver cihat ruhunu, Netaji’nin ölümden korkmaz iradesini aşılamalıyız!
Sekizinci Meşale: Kendi Kalbimize Sapladığımız Hançeri Söküp Atmak — İç Çekişmeleri Aşarak Eyleme Geçmek!
Bose ile Gandhi arasındaki yol ayrımı bir parçalanma gibi görünse de, Netaji kendi yolunu bulduğunda tereddüt etmeden ilerledi. Gandhi’yi veya Kongre’yi lanetleyerek vakit kaybetmedi. Peki ya bizim içimizdeki ihtilaflar, gruplaşmalar ve şahsi hasetler? Onlar, düşmanın kurşunundan daha beter, bizzat kendi kalbimize sapladığımız zehirli bir hançer olmaktan öteye gidemedi! Profesörlüğünü Çin’den ödül olarak alan içimizdeki bazı ‘bilmişler’, muhacerete çıktıkları andan itibaren, kendileri bir çare veya yol göstermek şöyle dursun, sürekli teşkilatlarımızı kötüleyerek, Uygur’u Uygur’a düşman ederek teşkilatlanma şevkimize soğuk su döktüler. Duydukları bazı hataları bahane ederek, toplumsal birliğimize ve sistemleşme kabiliyetimize darbe vurdular.
Elbette fikir ve metot üzerine tartışmalar zaruridir, ancak bu tartışmalar hareketimizi felç eden bir zehre dönüşmemelidir. Artık hangi yolun doğru olduğunu tartışarak oturma vakti değil, tek bir gaye altında sistemli bir şekilde hareket ederek kendi yolunun haklılığını ispat etme vaktidir.
Hülasa odur ki, artık yersiz ağlamaları bırakıp ruhumuzu yeniden dövme, mücadele irademizi çelikleştirme vakti gelmiştir. Ruhumuzdaki umutsuzluk dağını paramparça edip, onun yerine istiklal için her şeyi göze almış, volkan gibi patlamaya hazır bir ruhu dikmedikçe bize kurtuluş yoktur.
(devam ediyor….)
İkinci bölümde; Hindistan’da sarsılmaz görüşleri sebebiyle dışlanmış ve yalnızlığa itilmiş olan Subhas Chandra Bose’un, defalarca hapsedildikten ve yüzlerce İngiliz casusunun gözetimi altında ev hapsine mahkûm edilmesinden sonra bu aslan yürekli bağımsızlık savaşçısının, kafesi nasıl parçalayıp çıktığını; artık vatanında nefes almasına imkân kalmadığını idrak ederek silahlı direniş hareketini yurt dışından başlatma arzusuyla bir Müslüman dostunun yardımıyla anavatanından ayrılışını ve Afganistan’ın ölümcül yollarında onu ne gibi tehlikelerin ve fırsatların beklediğini ; Afganistan’da çektiği çile ve meşakkatleri ele alacağız okuyacağız

