Ercan Çifci – Araştırmacı Yazar
Anadolu toprakları yüzyıllardır kendine has bir irfanla yoğrulmuştur. Bu irfan, hem bir inanç biçimi hem de toplumsal bir dayanışma ağıdır. Ancak son asırda bu topraklarda çok sinsi bir oyun tezgâhlandı. Bu oyun, Anadolu insanını iki taraftan kuşatan bir çifte kıskaçtır. Bir yanda dini yaşantısı daha fazla İslama uygun hale gelen insanların samimiyeti içeriden vurulurken diğer yanda ise resmi yahut gayri resmi söylemlerle bu yapılar tamamen baskı altına alındı. İşte bu iki yönlü operasyonla, Anadolu’nun dini ve milli kimliğinin tasfiye edilmesi amaçlandı. Büyük oyunlar kuruldu, kirli pusular planlandı. Müslümanların kendi bindikleri dalı kendilerinin kesmesi istendi. Çürük elmalar sağlam elmaların olduğu sepete yerleştirildi yahut çürük elmalar devşirildi. Güya bu çürük elmalara öfkelenip millet bütün sepeti çöpe atacaktı. Ancak diyalektik bekledikleri gibi gelişmedi. Bu yazıda, hem bu kirli çarkın nasıl döndüğünü en çıplak haliyle masaya yatıracağız hem de köklerimize sımsıkı sarılarak bu kıskacı nasıl kıracağımızı konuşacağız.
Cemaat ve Tarikatlar Gökten Zembille mi İndi?
Bugün meydanlarda veya sosyal medyada cemaatler ve tarikatlar üzerine yapılan tartışmaların en büyük eksiği, tarih şuurundan yoksun olmalarıdır. Bu yapılar bu topraklara gökten zembille inmedi. Onların ruhu, esası ve ilk nüvesi doğrudan Allah Resulü’nün (s.a.v.) mübarek ellerinde, Asr-ı Saadet’te şekillendi.
İslam’da cemaatleşme, sadece siyasi veya sosyal bir organizasyon değildir; bizzat dinin yaşanma üslubudur. Allah Resulü (s.a.v.) nübüvvet vazifesine başladığı andan itibaren Müslümanları bir cemaat disipliniyle yetiştirdi. Bu işin kurumsal ve manevi zirvesi ise Medine’de kurulan Mescid-i Nebevi ve onun hemen yanı başındaki Suffe olmuştur.
Suffe Ashabı, dünya işlerinden sıyrılıp kendilerini tamamen Allah Resulü’nün terbiyesine, ilme ve tezekküre adamış bir topluluktu. Başlarında bizzat Kâinatın Efendisi vardı. Birbirleriyle kurdukları o muazzam kardeşlik, malı ve mülkü dayanışma şeklinde bölüşmeleri, geceleri sabaha kadar ilim, zikir ve ibadetle iştirak etmeleri, bugünkü anlamda cemaat ve tarikat yapılarının ilk, en saf ve en kâmil modelidir.
Bugün yeryüzündeki bütün sahih ve meşru tarikat silsileleri (şecereleri) incelendiğinde, bu yolların istisnasız olarak iki büyük sahabe üzerinden Allah Resulü’ne bağlandığı görülür: Hz. Ebubekir ve Hz. Ali.
Hicret esnasında Sevr Mağarası’nda Allah Resulü (s.a.v.) ile Hz. Ebubekir (r.a.) baş başa kaldıklarında, Efendimiz onun kalbine zikri ve tefekkürü telkin etmiştir. Bu gizli ve kalbi zikir damarı, ta Şah-ı Nakşibendlerden geçerek bugüne ulaşan Nakşibendilik gibi yolların kökenidir.
Allah Resulü’nün (s.a.v.) ilim şehrinin kapısı olarak nitelendirdiği Hz. Ali (r.a.) üzerinden şekillenen, sesli zikrin, cezbeli muhabbetin ve fütüvvet ruhunun hâkim olduğu Kadirilik, Rufailik, Halvetilik gibi yolların membaıdır.
Demek ki tarikat; sonradan uydurulmuş bir bidat değil, Asr-ı Saadet’teki “İhsan” kavramının (Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etme ahlakının) zamanla kurumsallaşmış adıdır. Sahabe, tabiin ve tebe-i tabiin döneminde bu ruh “Zühd Dönemi” olarak yaşanmış, daha sonra ise tarikatlar eliyle sistemleştirilmiştir.
Asr-ı Saadet’te Medine’de kaynayan bu manevi ark, zamanla nehirleşerek coğrafyalara yayıldı. Ta Semerkant’tan, Horasan’dan yola çıkan dervişlerin, âlimlerin ve ariflerin taşıdığı manevi maya bu nehrin Anadolu’ya akan koludur. Şahı Nakşibendiler, Abdulkadir Geylaniler, Ahmet Yeseviler, Hacı Bektaş-ı Veliler, Mevlanalar bu topraklara sadece kuru bir idrak getirmediler; Medine’den aldıkları o yaşama üslubunu, o estetik medeniyet tasavvurunu aşıladılar.
Osmanlı’nın kuruluşundaki Ahi teşkilatlarından tutun, cephede savaşan dervişlere kadar İslam medeniyetinin ruhunu taşıyan ana damar hep bu yapılar olmuştur. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte gelen radikal modernleşme ve katı laiklik tasfiyelerine rağmen, Anadolu insanı inancını, alfabesini, tarihsel hafızasını yine bu yapıların gizli veya açık fedakârlıkları sayesinde koruyabildi.
Eğer bugün bu topraklarda hala ezan okunuyor, hala fıkıh konuşuluyor ve hala bir irfan geleneğinden bahsedebiliyorsak, bu, o zorlu şartlarda canı pahasına safiyane çalışan cemaatlerin ve tarikatların asırlık emeğinin bir neticesidir. Dolayısıyla cemaatleşme veya tarikat geleneği, Anadolu insanının genetiğinde var olan, Medine kaynaklı, yabancılaştırılamaz bir gerçektir.
Çifte Kıskaç Mekanizması Nasıl Çalışır?
Bu sistem, birbirini besleyen iki devasa dişliden oluşur. İlk dişli içeriden çürütme yapar. İkinci dişli ise dışarıdan ezme operasyonu yürütür. Şöyle ki;
İnsanlar fıtri bir ihtiyaçla dine ve maneviyata yönelirler. Bu yöneliş, Anadolu’da cemaatler ve tarikatlar vasıtasıyla kurumsallaşmıştır. Ancak bu yapıların bir kısmı zamanla ele geçirilebiliyor ve ele geçirilen bu odaklar eliyle İslami mücadelenin önü sinsice kesiliyor. Okudukları eserler, katıldıkları eylemler, destekledikleri siyasiler sınırlandırılıp, doğru düşünme iddiası ile dar bir kalıba başka deyişle kafese çekiliyor. Dini inançlarına göre yaşamak isteyen insanlar, güvendikleri yapılar tarafından kendi evlerinde sırtından bıçaklanıyor. İnancın içi boşaltılıyor, insanların enerjisi ve zamanı tükettiriliyor.
Aynı madalyonun diğer yüzünde ise tanıdık bir nakarat yükselir: “Bu ülke şeyhler, dervişler, müritler memleketi olamaz!” Bu söylem arkasına devlet gücünü veya elitist baskıyı alan zümreler (solcu, laik, batıcı, kemalist ve siyonist vakıflar) hem kendi kontrollerinde olanları hem de kontrol dışı olan cemaatleri sürekli zan altında bırakır. Baskı mekanizmaları devreye sokulur, yapılar işlevsiz ve etkisiz kılınmaya çalışılır. Sinema, dizi film, haberler ve ihbarlar ile insanlar arasında korku ve karalama yayılır. Propagandanın her türlüsü, pskolojik, sosyolojik ve karalama sürekli tekrar edile edile kitlelerin sağlıklı düşünme yapısı yıkılır.
Bu iki mekanizma aslında ortak bir amaca hizmet eder. Dışarıdaki baskı, temiz insanları içerideki sahte yapılara sığınmaya zorlar. İçerideki yapıların hainliği ve pisliği ise dışarıdaki baskıcı zihniyete meşruiyet alanı açar. Dışarıdakiler, “Bakın, biz haklıydık!” diyerek inançlarını tertemiz ve doğru bir şekilde yaşamak isteyen insanlara topyekûn darbe vurma hakkını kendinde görür. Bu tam bir sosyal mühendislik harikasıdır.
İstihbaratçılar ve Etki Ajanları Nasıl Sızar?
Bir cemaatin ele geçirilmesi gökten zembille olmaz. Bu süreç, profesyonel bir psikolojik harp metodolojisidir. İstihbarat servisleri ve operasyonel odaklar kapıyı kırarak içeri girmezler. Çok daha rafine yöntemler kullanırlar.
Sanılanın aksine, yabancı ajanlar sakal bırakıp cemaate girmez. Modern istihbarat, zaten o yapının içinde büyümüş kişileri gözüne kestirir. Hırslı, makam sevdalısı, para veya itibar düşkünü karakterler tespit edilir. Varsa geçmişteki hataları, şantaj malzemesi yapılır. Yoksa önlerine büyük vaatler serilir. Bu kişiler içeride kalmaya devam eder ama artık başka bir merkeze çalışmaktadırlar.
Bu sızdırılmış veya sonradan devşirilmiş elemanlar, yapının içinde en uç rolleri oynarlar. En çok ibadet eden onlardır. En büyük fedakârlığı onlar yapar. Kürsüde en ateşli konuşmaları onlar açıklar. Bu sayede lider kadronun ve saf tabanın mutlak güvenini kazanırlar. Güven kazandıkça yapının maliye, istihbarat ve eğitim gibi en kritik karar mekanizmalarına tırmanırlar.
Bir yapıyı yönetmek istiyorsanız, onun cüzdanını kontrol etmelisiniz. İstihbarat ağları, paravan şirketler ve karanlık fonlar aracılığıyla bu yapıların vakıflarına, derneklerine devasa paralar akıtır. Cemaat bir anda holdingleşir, cemaat mensupları arasında seküler kaymalar başlar ve öncelikler değişir. Para büyüdükçe bağımlılık artırılır. Sonunda parayı veren akıl, yapının zihniyetini ve politikasını da belirlemeye başlar.
Kitle Ajitasyonu ve Duygusal Kışkırtma
Kitleleri mantık veya rasyonel argümanlarla yönlendiremezsiniz. Kitleleri yönetmek için ham ve çiğ duyguları tetiklemeniz gerekir. Bu duyguların başında korku, öfke ve seçilmişlik kompleksi gelir.
Tabana sürekli şu fikir enjekte edilir: “Dışarıdaki herkes bize düşman. Din elden gidiyor. Eğer biz olmazsak İslam yok olacak.” İnsanlar sürekli bir hayatta kalma (beka) refleksine zorlanır. Korku içinde yaşayan insan muhakeme yeteneğini kaybeder. Sorgulayamaz, sadece sığınır ve itaat eder.
Akli dengeleri felç etmek için sinematik, ağlamaklı ve aşırı öfkeli bir dil kullanılır. Dinleyenler adeta hipnotize edilir. Sık sık sahte rüyalar, uydurma kerametler ve metafizik işaretler devreye sokulur. Kitleye, “Siz ahir zamanın seçilmiş, topluluğu, kurtulmuş ilim ordususunuz” algısı işlenir. Bu sayede taban, her türlü çılgınlığı yapmaya hazır hale getirilir.
Öfkeyi diri tutmak için somut hedefler gerekir. Bu bazen diğer cemaatler olur, bazen seküler kesimler, bazen de bürokrasi olur. Sürekli bir nefret objesi üretilir. Ajitasyon sayesinde kitle, pimini ajanın elinde tuttuğu canlı bir bombaya dönüştürülür.
İçini Boşaltma ve Zihinsel Deformasyon
Ajitasyonla kör edilen kitlelerin inanç dünyası, kendilerine fark ettirilmeden tamamen dönüştürülür. Bu süreç, İslam’ın asıl ahlaki özünün yok edilip yerine karanlık bir organizasyon kabuğunun konulmasıdır.
Zihin deformasyonunun en uç noktası budur. Bireyin aklı, iradesi, şahsi vicdanı tamamen iptal edilir. İnsana şu öğretilir: “Sen gassalın (ölü yıkayıcının) elindeki meyyit (ölü) gibi olmalısın.” Doğruyu yanlışta kullanma müessesi. Ölü, kendisini yıkayan adama itiraz edebilir mi? Edemez. İşte bu zihniyetle, sorgulamayan robotlar üretilir. Bu robot insan, kendi değerlerine darbe vuran mekanizmanın gönüllü neferi haline getirilir.
İslam ahlakının en temel direkleri yıkılır. Yalan söylememek, kul hakkı yememek, adaletli olmak gibi emirler askıya alınır. “Büyük dava” veya “hizmet” uğruna her türlü ahlaksızlık meşru görülür. “Takiyye” adı altında soru çalmak, kaset kumpasları kurmak, iftira atmak kitleye “kutsal bir görev” gibi yutturulur. Makyavelizm ve “Amaca giden her yol mubahtır” doktrini temel fikir haline gelir.
Din, bir ahlak nizamı olmaktan çıkartılır. Sadece yapıya aidiyet sembollerine indirgenir. Kişi ne kadar büyük bir haksızlık yaparsa yapsın, eğer “yapıya sadıksa” temize çıkarılır. İslami değerleri yaşamak yerine cemaat kuralları, konjonktür falan denilerek inancın içi tamamen boşaltılır. Şekilsel bir müslümanlık ve amelsiz kimlik oluşturulur.
Yapının lideri hatasız, günahsız ve doğrudan ilahi âlemden emir alan bir figür haline getirilir. Sahte mesihler, sahte mehdiler, emirler türetilir. Allah’ın kelamı ve Peygamber’in sünneti kâğıt üstünde kalır; liderin iki dudağının arasından çıkan söz dinin mutlak nassı haline gelir.
Halkın Pasifize Edilmesi ve İnanç Erozyonu
İçerideki hain yapı görevini tamamlayıp kirli işlerini piyasaya dökünce, dışarıdaki manipülatörler için devasa bir malzeme doğar. Bu aşamada operasyonun ikinci safhası başlar: Halkı pasifize etmek ve dinden uzaklaştırmak.
Ele geçirilen bu yapıların – yani işgal edilen cemaatin, vakıfın- sergilediği her ahlaksızlık, hırsızlık, lüks düşkünlüğü veya sapkınlık, dışarıdaki odaklar tarafından adeta bir laboratuvar malzemesi gibi kullanılır. Bu kirli örnekler cımbızlanır, büyütülür. Kitlesel medya ve sosyal medya aracılığıyla 7/24 toplumun gözünün içine sokulur. Yapılan pislik, “İşte dindarların gerçek yüzü” denilerek tüm Müslümanlara ciro edilir.
Bu korkunç manzara karşısında temiz Anadolu insanı derin bir şok yaşar. Yıllarca “hayırlı iş yapıyor” diye desteklediği yapıların birer casusluk şebekesi olduğunu görmek halkı felç eder. Toplumda “Kimseye güvenemeyiz, herkes sahte” algısı oturur.
Anadolu’nun yüzyıllardır süren vakıf, yardımlaşma, infak ve sadaka kültürü büyük darbe alır. İnsanlar iyilik yapmaktan, bir araya gelmekten korkar hale gelir. Toplum reflekslerini kaybeder, pasifleşir ve yalnızlaşır.
Bu sürecin en acı faturası yeni nesillere kesilir. Dini kavramlar (cemaat, hoca, takva, hizmet) kirletildiği için gençler bu kelimeleri duymak bile istemez. Yanlış yapan sahteleri gören kitleler, “Eğer din buysa, ben bu dinden değilim” diyerek deizmin, ateizmin veya nihilizmin kucağına itilir.
Böylece, İslam düşmanlarının ordularıyla yapamadığı inançsızlaştırma operasyonu, “içerideki sahteler” eliyle tereyağından kıl çeker gibi tamamlanmış olur.
Ambarı Yakma Tuzağı ve Safiyane Çalışan Damar
İşte tam bu noktada durup çok kritik bir ayrım yapmak zorundayız. Son dönemde FETÖ, Adnan Oktar, Kuytul ve Süleymancılar gibi yapıların iç yüzünün ortaya çıkması, toplumda haklı bir uzaklaşma ve kaygıya sebep oldu. Ancak bu kaygı, emperyalist odaklar ve dinsizlik komiteleri tarafından çok tehlikeli bir propaganda malzemesine dönüştürüldü.
Bugün ekranlarda ve meydanlarda yükselen popüler söylem, “Bütün cemaatler haindir, bütün tarikatlar bozuktur” noktasına getirilmek isteniyor. Bu tam anlamıyla bir “ambarı yakma” tuzağıdır.
Bir manav düşünün. Ambarında birkaç elmanın çürüdüğünü gördüğünde bütün ambarı ateşe verir mi? Bütün ürünü çöpe atar mı? Elbette hayır. Yapılması gereken, çürükleri tek tek tespit edip ayıklamak, sağlam olanları ise muhafaza etmektir.
Bu topraklarda mal, makam, şöhret peşinde koşmayan; bir dağ köyünde, bir mahalle arasında, sessiz sedasız gençlerin imanını kurtarmak için gecesini gündüzüne katan safiyane oluşumlar, ihlaslı damarlar hala mevcuttur. Emperyalizme karşı vatanını savunan, bayrağını seven 15 Temmuz Darbesine karşı şanlı bir direnişle dinsizlik komitesine karşı göğsünü siper eden, vatanına, milletine ve mukaddesatına sadık binlerce temiz insanı, üç beş bin devşirme hainin idare ettiği yapılar ile aynı kefeye koymak adaletsizlik olur.
Karşımızda kolektif bir şekilde, devasa bütçelerle, medya ağlarıyla, küresel fonlarla çalışan onlarca dinsizlik komitesi, emperyalist örgütler ve siyonist planlar var. Bu dehşetli asırda, ahlaki yozlaşmanın, nihilizmin ve inançsızlığın bir sel gibi aktığı bu çağda, bir gence dönüp: “Sakın hiçbir dini gruba yaklaşma, hepsi bozuk, sen tek başına mücadele et” demek, o genci bile bile intihara sürüklemektir.
Tek başına kalan bir fidan, bu azgın fırtınaya ne kadar dayanabilir? Onu koruyacak bir sera, etrafını saracak bir dayanışma bağı olmazsa, o genç kaçınılmaz olarak o dinsizlik komitelerinin, batıcı akımların, şehvet ve kumar baronlarının kucağına düşecektir. Kolektif kötülüğe karşı ancak kolektif bir iyilikle, yani temiz ve saf grupların dayanışmasıyla direnilir.
Ne Yapmalı? Kültür İnkılabı ve Samimiyet Alanları
Bu küresel ve yerel kıskacı kırmanın yolu kurumsal, salt bürokratik veya resmi tedbirlerden geçmez. Diyanet gibi devlet kurumlarının yukarıdan aşağıya söylemleri bu yaraya hemencecik merhem olamaz. Bize tepeden inmeci projeler değil; tabandan gelen, toplumun ruhunu ve ahlakını yeniden inşa edecek köklü bir Kültür İnkılabı ve Samimiyet Hareketi lazımdır.
Kitle manipülatörleri dini sadece kaba bir slogan ve şekilcilik haline getirdi. Kültür inkılabı, dine kaybolan estetiğini ve hikemiyatını geri kazandırmalıdır. Din, sadece “yasaklar listesi” olarak değil; fizik, biyoloji, teknoloji, sinema, tiyatro, edebiyat, mimari ve musiki üzerinden yüksek bir hayat tarzı olarak yeniden üretilmelidir. Bütün Fikir halinde bir dünya görüşü olarak tatbik fikire dönüşmelidir.
Anadolu’nun köksüz radikal akımlara ya da batı güdümlü yapılara teslim olmaması için kendi öz mayasına dönmesi gerekir. Şahı Nakşibend, Yunus Emre, Mevlana, Hacı Bektaş-ı Veli, Ahmed Yesevi, Abdulhakim Arvasî gibi bu toprağın ruhunu kuran yerli irfan geleneği modern bir dille gençliğe aktarılmalıdır. Eğitim sistemi batıcı ve yabancılaşma meyyalli anlayışı yıkmalı, “neyi düşüneceğini” değil, “niçin ve nasıl düşüneceğini” öğreten bir yapıya kavuşmalıdır.
Kirli paranın, hırsla büyüyen makamın, vatana ihanet eden siyasetin ve hiyerarşinin girmediği temiz alanlar kurulmalıdır. İnsanların sadece insan oldukları için, Allah rızası ve komşuluk hukuku gözeterek bir araya geldiği küçük, şeffaf ve yerel halkalar oluşturulmalıdır.
Kitlelerin gözü önünde yaşanan, şova dökülen, sosyal medyada pazarlanan sahte dindarlık, fenomen hocalığı, cedel üzerine kurulu mücahede dili reddedilmelidir. Sağ elin verdiğini sol elin bilmediği, ilmin ve ilmiyle amel etme asaletinin, samimiyetin ve sessiz iyiliğin esas olduğu bir ahlak modeli yeniden baş tacı edilmelidir.
Bahsettiğimiz bu büyük kültür inkılabı, tek başına bir bireyin yapabileceği bir şey değildir. Bu da kolektif bir şuur ve aksiyon gerektirir. İşte bu noktada, ta Asr-ı Saadet’ten, Suffe’den ve Horasan’dan gelen o sağlam irfan kökünü bozmadan muhafaza etmiş, paraya ve makama tamah etmemiş saf ve temiz gruplara ihtiyacımız var. Bu inkılap, bu temiz fikir ve aksiyon adamlarının omuzlarında yükselecektir.
Tavizsiz Şahsiyetçilik Örgüleri
Manipülasyonun en büyük panzehiri, sürü psikolojisiyle hareket eden kitleler değil; kendi iradesi olan şahsiyetler yetiştirmektir. Şahsiyet sahibi insan, manipülatörün en büyük kâbusudur. Çünkü şahsiyet sahibi insan güdülemez.
Her söylenene robot gibi itaat eden, cahil ve istismarcı insanların elinde oyuncağa dönen “mürit” zihniyeti tamamen yıkılmalıdır. Aklını, vicdanını ve cüz-i iradesini hiçbir kula kiraya vermeyen şahsiyetler yetiştirilmelidir. Yanlışa “yanlış” diyebilen, güce tapmayan bir nesil kurulmalıdır. Kitlelerin zihnine yerleştirilen cemaat anlayışı, bir gruba aidiyet belgesi olmaktan çıkarılmalı; kişinin kendi iç dünyasında hesaplaştığı, bütün toplum içinde parça hüviyetli ile hareket eden bir dürüstlük ve kul hakkı bilincine dönüşmelidir.
Hiçbir insanın hatasız olamayacağı gerçeği kafalara kazınmalıdır. Mutlak hakikat sadece vahiyde ve sünnettedir. Meccani liderlerin, devşirme figürlerin kitleleri peşinden sürükleme gücü bu şuurla kırılmalıdır.
Anadolu’nun yeniden ayağa kalkması, neyi seveceğimiz kadar neden nefret edeceğimizi ve kime kapıyı kapatacağımızı net olarak bilmekten geçer. Bu duruş, modern dünyanın bizi zorladığı griliklere karşı bir Ahlaki Netlik duruşudur.
Kötülüğe, sahtekârlığa, din tüccarlığına ve milleti içeriden vuran odaklara karşı duyulan öfke ve nefret, toplumsal adaletin bağışıklık sistemidir. Eğer sahtekârlık yapanlar “Hata yapmışlar” denilerek geçiştirilirse, o kötülük zamanla sıradanlaşır. Sahteye karşı öfkeyi diri tutmak, temiz olanı korumanın yegâne yoludur.
Modern dünyanın en büyük aldatmacalarından biri “sınırsız hoşgörü” safsatasıdır. Sınırsız hoşgörü, en sonunda hoşgörünün kendisini yok eder. Müsamaha; hatasını kabul eden, iyi niyetli olan, estetiği ve adaleti arayan insana gösterilir.
Toplumun inancını çalan, zihinleri iğdiş eden, insanları inançsızlığın kucağına iten yapılara ve fikirlere hoşgörü göstermek, onların suçuna ortak olmaktır. Güzel olanı yeşertmek için, yabani otlara karşı acımasız olmak gerekir. Bu yabani otlar İslam ve Anadolu düşmanlığı baki siyonist emperyalist odaklar olduğu gibi bunların devşirdiği istismarcı muhteris kimselerde olabilmektedir. Müslümana düşen uyanık olmak ve istikamet üzere hareket etmektir.
Sonuç
“Her fikir değerlidir” sözü bir yalandır. Bu söylem hakikat ile yalanı eşitleme tuzağıdır. Bir fikrin sadece var olması veya birileri tarafından savunulması ona saygı duyulması gerektiği anlamına gelmez.
Ahlaka, adalete, akla ve Anadolu’nun temiz ruhuna uymayan; yıkıcı, sinsi ve sahte olan hiçbir fikre saygı duyulamaz. Saygı, kişilerin holdinglerine, kariyerlerine veya manipülatif şöhretlerine değil; sadece ve sadece “doğru, sahih ve ahlaki” olana gösterilmelidir.
Anadolu insanı, üzerine oynanan bu çifte kıskacı ancak bu tavizsiz ahlaki netlikle yarabilir. Ne zaman ki akıl ile kalbi birleştiren o yerli irfana ve şahsiyet bilincine döneriz; işte o zaman casusların, provokatörlerin ve zihin hırsızlarının kurduğu bütün tezgâhlar başlarına yıkılacaktır. Hoşgörüyü bir sığınak olarak kullanan sahtelerin maskesi, ancak bu tavizsiz ve eğilmez duruşla düşürülebilir. Dilimizi, kavramlarımızı iğdiş edip bize yabancılaştıranlara karşı cevabımız aynı dili binlerce yıllık güzelliği ile gençlerimize öğretmek ve büyük kültür inkılabını ruh kökü İslam ve Anadolu irfanı olan sacayakları üzerine inşa etmek olacaktır.




















