Mir Kamil Kaşgarlı
1. Bölümü okumak için tıklayınız..
2. Bölümü okumak için tıklayınız..
3. Bölümü okumak için tıklayınız…
4. Bölümü okumak için tıklayınız..
5. Bölümü okumak için tıklayınız..
6. Bölüm: Kaderdaş Uçaklar: Bir Tabutun Sarstığı İmparatorluk
Büyük Britanya İmparatorluğu’nun asla hesaba katmadığı bir hakikat vardı: “Özgür Hindistan Ordusu”, Japonya’nın sadakası ve lütfuyla yaşayan bir kukla ordu değildi. O, kendi ayakları üzerinde dimdik durabilen, kendi milletinin kendi milletinin kaynaklarıyla beslenen, kendi bankası olan ve hatta kendi parasını basmış; her ne kadar sürgünde kurulmuş olsa da Japonya, Almanya, İtalya ve Milliyetçi Çin Hükümeti (Guomindang) dâhil dokuz devlet tarafından resmen tanınmış, tam teşekküllü bir milli devletti.
Netaji Subhas Chandra Bose, Güneydoğu Asya’ya adım attığında, elinde bir dilenci çanağıyla dolaşmıyordu. O, Burma’dan Singapur’a, Malezya’dan Tayland’a dağılmış olan Hint diasporasının karşısına, yürekleri tutuşturan bir ideal ve somut bir planla çıkmıştı. Onlara, “Bize sadaka verin,” demedi; tam aksine, gür bir sesle haykırdı: “Gelin, kendi devletinizin kurucu sermayedarları olun! Bu bir bağış değil, özgürlüğe yatırılmış en yüksek getirili servettir. Varlıklarınızla, esir bir tüccar olmaktan kurtulup, özgür bir vatanın onurlu sanayicileri, şerefli kurucuları mertebesine erişin!”
Bu çağrı, diasporanın kalbinde bir volkan gibi patladı. Analar ve genç kızlar, düğünlerinde taktıkları altın bilezikleri, nesillerdir sandıklarda sakladıkları değerli mücevherleri, gözyaşları içinde fakat büyük bir iftiharla, “Geçici Özgür Hindistan Hükümeti”nin bankasına teslim ettiler. İşte bu iktisadi bağımsızlık, bu milli seferberlik ruhu, “Özgür Hindistan Ordusu”nu İngilizlerin nazarında basit bir isyancı gruptan, meşruiyeti ve mali gücü olan gerçek bir düşman devlete dönüştürmüştü.
Bu ordunun ruhu, sadece silahta değil, o silahı finanse eden milletin sarsılmaz iradesindeydi. Lakin tarih, bazen tüm hesapları bir anda sıfırlayan acımasız bir rüzgâr gibi eser. 1945 yılının Ağustos ayında, Hiroşima ve Nagazaki semalarında parlayan o şeytani güneş, sadece iki şehri değil, bir çağı, bir ittifakı ve bir ordunun en ateşli umutlarını da küle çevirmişti. Japon İmparatorluğu’nun koşulsuz teslimiyeti, Güneydoğu Asya’nın ümit dolu ormanlarında yankılandığında, bu haber “Azad Hind Ordusu”nun kalbine bir hançer gibi saplandı. Onların en büyük müttefiki, en kudretli dayanağı artık yoktu. Savaş bir anda bitmiş, dünya yeni bir döneme girmişti. Herhangi bir lider için bu an, davanın sonu, bayrağın indirilmesi, umudun defnedilmesi demekti.
Lakin Subhas Chandra Bose, sıradan bir lider değildi. O, fırtınalarla dövülerek çelikleşmiş, imkânsızlıkları bir sanat gibi işleyerek kendine yol açan bir strateji dehasıydı. Zihninde mağlubiyet kelimesine yer yoktu; sadece ertelenmiş zaferler ve değişen stratejiler vardı. Japonya’nın teslim haberi ulaştığında, bir an bile tereddüt etmedi, bir an bile yeise kapılmadı. Gözlerini karartan o umutsuzluk perdesini bir kılıç gibi yırttı ve anında yeni dünyanın satranç tahtasını zihnine kurdu. Bu yeni tahtada, eski düşmanlar müttefik, eski müttefikler ise birer enkazdı. Britanya İmparatorluğu zafere ulaşmıştı, ama ölümcül bir yara almıştı. Ve şimdi karşısında yeni bir rakip, yeni bir tehdit belirmişti: Sovyetler Birliği.
Netaji’nin zihninde yeni stratejinin şimşeği o an çaktı: “Düşmanımın (Britanya’nın) yeni düşmanı, benim yeni ve tabii müttefikimdir!” O, ideolojilerin esiri değildi; o, yalnızca Hindistan’ın istiklalinin kölesiydi. Dün Nazi Almanyası ile aynı masaya oturduğu gibi, bugün de komünist Sovyetler ile aynı siperde savaşabilirdi. Derhal kurmaylarını topladı ve o tarihi emrini verdi: “Rotamız Mançürya! Oradan Sovyet topraklarına geçip Stalin ile görüşeceğim. Dünya yeni bir savaşa gebe ve bu savaşta Hindistan’ın özgürlüğü, Sovyetlerin Britanya’ya karşı kullanacağı en keskin hançer olacaktır!”
Bu, onun son ve en cüretkâr kumarıydı. 18 Ağustos 1945’te, ağır bir Japon bombardıman uçağı, Tayvan’ın (o zamanki adıyla Formoza) Taihoku Havaalanı’ndan havalandı. İçinde, bir milletin kaderini omuzlarında taşıyan o ateşten ruh, Netaji Subhas Chandra Bose vardı. Lakin o uçak hedefine asla varamadı. Kısa bir süre sonra, uçağın düştüğü ve Netaji’nin ağır yaralı olarak kaldırıldığı hastanede can verdiği haberi dünyaya yayıldı.

Lakin bu ölüm, ardında cevaptan çok soru bıraktı. Küller neredeydi? Cesedi kim görmüştü? Bu, gerçekten talihsiz bir kaza mıydı, yoksa tarihin en ustaca perdelenmiş suikastlarından biri mi? Yıllarca, hatta on yıllarca fısıltılar dinmedi: Netaji ölmemişti. Uçak kazası, Sovyetlere sığınmasını perdelemek için bir oyundu. O, Sibirya’da bir Gulag kampında esir tutulmuş, belki de Stalin’in emriyle orada infaz edilmişti. Bedeni ölmüş ya da kaybolmuştu, lakin onun hayaleti, asıl savaşını vermek için Hindistan semalarına çoktan geri dönmüştü.
Uygurların tarihine bakılırsa, Bu ölüm, bir kaza raporundan çok, bir suikast fermanı gibiydi. Bu metot, rahatsız edici liderlerden kurtulmanın o karanlık el kitabındaki en bilindik maddelerden biriydi. Ve bu metodun en acı, en kanlı yankısı, sadece dört yıl sonra, biz Doğu Türkistanlıların kalbinde duyulacaktı. Tarihin o soğuk dehlizlerinde, kaderin en zalim cilvesiyle, iki özgürlük sevdalısı milletin kaderi, aynı model bir uçak enkazında birleşti. Ağustos 1949… Moskova’da Stalin ve Pekin’de Mao arasında kirli bir pazarlık yapılıyordu. Stalin, yeni kurulacak Komünist Çin’in sarsılmaz bir müttefik olması için, beş yıldır bizzat destekleyip kurdurduğu bağımsız Doğu Türkistan Cumhuriyeti’ni bir kurban olarak sunmaya karar vermişti. Tıpkı Netaji gibi, Doğu Türkistan Cumhuriyeti’nin lideri Ahmetcan Kasımi ve kurmayları da bu yeni dünya düzenine direniyordu. Günlerce süren baskı ve tehditlerin ardından, Sovyetler onları “son bir müzakere için” Pekin’e davet etti. 25 Ağustos 1949’da, Almatı’dan kalkan bir Sovyet uçağına bindiler. Bir milletin beyni, kalbi ve yumruğu o uçaktaydı. Tıpkı Netaji’nin uçağı gibi, o uçak da hedefine asla varamadı. 27 Ağustos’ta, Sibirya’nın buzlu dağlarında, Irkutsk yakınlarında “düştüğü” açıklandı.
Paralellik kan dondurucuydu. Bu, tarihin tekerrürden ibaret olduğunun değil, zalimlerin metodunun hiç değişmediğinin kanlı bir ispatıydı. Büyük güçler, kendi jeopolitik satrançlarında piyon olmayı reddeden liderleri, esrarengiz uçak “kazalarıyla” ortadan kaldırıyordu. Ve böylece Netaji’nin bedeni ölmüş ya da kaybolmuştu, lakin onun hayaleti, asıl savaşını vermek için Hindistan semalarına çoktan geri dönmüştü. Çünkü bir liderin fiziken yok edilmesi, onun temsil ettiği fikri daha da ölümsüzleştirebilirdi. Hayattayken o, eleştirilebilen, siyasi rakipleri olan bir insandı. Ölümüyle ise, dokunulmaz bir efsaneye, etten kemikten arınmış saf bir iradeye, bir milletin vicdanına kazınmış bir şehadet yeminine dönüştü.
Britanya İmparatorluğu, en büyük düşmanlarının ölüm haberiyle derin bir nefes aldığını sandı. Kibirleri, akıllarını kör etmişti. “Azad Hind Ordusu”nun hayatta kalan on binlerce askerini esir alıp, liderlerini Delhi’deki tarihi Kızıl Kale’de (Red Fort) vatana ihanetten yargılayarak, Hint milletinin kalbindeki son isyan kıvılcımını da sonsuza dek söndürebileceklerini düşündüler. Bu, bir mahkeme değil, bir imparatorluğun sarsılan gücünü yeniden ispat edeceği bir gövde gösterisi olacaktı.

Üç subay, sembolik olarak seçildi: Bir Hindu (Prem Kumar Sehgal), bir Müslüman (Shah Nawaz Khan) ve bir Sih (Gurbaksh Singh Dhillon). Onların şahsında, bir ordu değil, bir millet yargılanacaktı. Britanya’nın planı basitti: Onları “Japon kuklası hainler” olarak damgalamak ve ibret-i âlem olsun diye en ağır cezayı vermek. Bu, İngilizlerin asırlardır ustası olduğu “böl ve yönet” taktiğinin son ve en küstah hamlesiydi.

Fakat mahkeme salonunun kapıları açıldığında, tarihin akışı tersine döndü. O üç subayın vakur duruşu, avukatlarının ateşli savunmaları ve tanıkların ifadeleri, Britanya’nın yıllardır inşa ettiği yalan ve propaganda duvarlarını yerle bir etti. Mahkeme salonu, bir anda hakikatin kürsüsüne dönüştü. Hint halkı, ilk defa “hain” dedikleri o ordunun gerçek hikayesini duydu. Onların nasıl bir kardeşlik ruhuyla, din ve ırk ayrımı gözetmeksizin tek bir bayrak altında savaştığını; Netaji’nin nasıl bir vizyonla onları esaretten kurtarıp birer özgürlük savaşçısına dönüştürdüğünü; Imphal ormanlarında nasıl bir kahramanlık destanı yazdıklarını öğrendiler.
“Hain” kelimesi bir anda eriyip gitti, yerine “kahraman” kelimesi çelikten bir harfle kazındı. Bütün Hindistan ayağa kalktı. Bombay’dan Kalküta’ya, Delhi’den Madras’a kadar milyonlar sokaklara döküldü. Tek bir slogan yeri göğü inletiyordu: “Lal Qile se aayi aawaz, Sehgal, Dhillon, Shahnawaz!” (Kızıl Kale’den ses geldi: Sehgal, Dhillon, Shahnawaz!). O üç isim, artık birliğin ve direnişin sembolüydü.
Bu ateş, siyasetin soğuk dehlizlerini de sardı. Netaji’nin yükselen efsanesi ve ordusunun kahramanlık destanı, Mahatma Gandhi ve Kongre Partisi’ni zor bir yol ayrımına getirmişti. 1942’deki “Hindistan’ı Terk Et” hareketinin başarısızlığından sonra halk nezdinde popülaritesini yitiren Kongre, şimdi siyasi bir boşluktaydı. Halkın kalbi artık pasif direnişin yavaş temposundan ziyade, Netaji’nin cüretkâr eylemleri için atıyordu. Bu devasa halk desteği dalgasının gerisinde kalmanın siyasi bir intihar olacağını gören Kongre liderliği, stratejik bir hamleyle sahneye çıktı. Düne kadar Netaji’nin yöntemlerine mesafeli duranlar, şimdi onun kahraman askerlerinin en ateşli savunucuları oldular. Jawaharlal Nehru’nun yıllar sonra bizzat avukatlık cübbesini giyip savunma avukatları arasına katılması, sadece hukuki bir jest değil, aynı zamanda halkın gözünde kaybettikleri itibarı geri kazanmak ve bu yeni milli ruhu kendi siyasi hanelerine yazmak için yapılmış usta bir manevraydı. Böylece, Netaji’nin şehadetiyle yarattığı kutsal miras, onun siyasi rakiplerinin iktidara yürüyüşünün bile en güçlü yakıtı haline geliyordu.
Asıl deprem ise, Britanya’nın en güvendiği kalede, kendi ordusunun içinde yaşandı. Yıllardır Kral’a sadakat yeminiyle beyinleri yıkanmış olan Britanya-Hint Ordusu’nun askerleri, Kızıl Kale’de yargılananların aslında kendi kardeşleri olduğunu gördüler. Onların hikayesi, kışlalarda gizlice elden ele dolaştı. Ve o an, imparatorluğun belkemiği olan sadakat zinciri, büyük bir gürültüyle paramparça oldu.
Nihai darbe, Şubat 1946’da geldi. Kraliyet Hint Donanması’na bağlı binlerce denizci, Bombay limanında isyan bayrağını çekti. 78 gemi ve 20.000’den fazla asker, Britanya bayrağını indirip yerine “Azad Hind” sancağını ve Kongre bayrağını astı. İsyan, Karaçi’den Kalküta’ya yayıldı. Bu, artık sivil bir itaatsizlik değil, silahlı bir başkaldırıydı. Britanya, Hindistan’ı kontrol altında tuttuğu en temel gücü, askeri gücünü kaybetmişti. Sivil itaatsizliği bastırabilirlerdi, ama kendi ordularının ve donanmalarının isyanını asla!
Ve böylece tarihin en büyük ironisi, kanla ve ateşle yazıldı. Netaji Subhas Chandra Bose, savaş meydanında askeri olarak mağlup olmuştu. Ama onun hayaleti, onun mirası ve onun kanıyla yoğurduğu ordusunun mahkeme salonundaki duruşu, Britanya İmparatorluğu’nu siyasi olarak hezimete uğratmıştı. O, ölüsüyle, dirisinin kazanamadığı bir zaferi kazanmıştı. Tarih, bize sabırla bekleyen bir ermişin masalını anlattı; ama hakikatin mührü, kanını ve canını feda eden bir savaşçının elindeydi. İmparatorluğun tabutuna son çiviyi, Gandhi’nin duaları değil, Netaji’nin hayaletinin kükremesi çakmıştı.
Londra’daki hükümet, acı gerçeği o an anladı: Hindistan’ı artık yönetemezlerdi.
Yıllar sonra, Hindistan’a bağımsızlığını veren Britanya Başbakanı Clement Attlee, Batı Bengal valisine tarihi bir itirafta bulunacaktı. Vali, “Gandhi’nin pasif direnişinin Hindistan’ı terk etme kararınızdaki etkisi ne kadardı?” diye sorduğunda, Attlee küçümseyen bir tebessümle şu cevabı verdi: “Minimal!” (Çok az!). Gerçek sebebin, Netaji’nin ordusunun faaliyetleri ve bunun sonucunda Hint Ordusu ile Donanması’ndaki sadakatin tamamen çökmesi olduğunu açıkça ifade etti.
Ve bu hayaletin hikayesi, belki de sadece bir metafor değildi. Yıllar boyunca Hindistan’ın kutsal topraklarında bir fısıltı dolaştı durdu. Ülkenin kuzeyindeki Faizabad şehrinde, bir tapınağın sessizliğinde yaşayan, kimseyle görüşmeyen, yüzünü gizleyen isimsiz bir münzevinin fısıltısı… Halk ona “Gumnami Baba” (İsimsiz Baba) diyordu. Ve o fısıltı, bu isimsiz babanın, aslında o uçak kazasından kurtulup vatanına gizlice dönen Netaji Subhas Chandra Bose’un ta kendisi olduğunu söylüyordu. Bu efsaneye göre Netaji, uğruna canını ortaya koyduğu vatanı bağımsızlığa kavuştuğunda, bir kahraman olarak ortaya çıkıp hakkı olan liderliği talep edebilirdi. Ama o, bunu yapmadı. Çünkü onun dönüşünün, zaten bölünmenin acısını yaşayan taze cumhuriyette yeni bir iktidar kavgasına, belki de kanlı bir iç savaşa yol açacağını öngördü. Ve bir vatanseverin verebileceği en son, en yüce kurbanı verdi: Sadece canını değil, kimliğini, şanını, şöhretini ve tarihteki yerini de feda etti. İktidar hırsının, vatan sevgisinin önüne geçeceği o kaosu önlemek için, kendi zaferini çalmayı, kendi efsanesini kendi elleriyle toprağa gömmeyi seçti. Kahraman olarak dönebilirdi, ama o bir gölge olmayı seçti.
Bu trajik fısıltı, acı bir yankıyla, Altay Dağları’ndan Tarım Havzası’na kadar uzanır. Çünkü biz Doğu Türkistanlılar arasında da, kanayan bir yara gibi canlılığını koruyan benzer bir söylenti vardır. O söylentiye göre, liderimiz Ahmetcan Kasımi ve arkadaşları da o uçak kazasında ölmemişti. Onlar, güvendikleri müttefikleri Stalin tarafından ihanete uğramış, gizlice esir alınarak Sibirya’nın buzlu zindanlarına atılmıştı. Ve orada, yıllar süren işkencelerin ardından, kimsenin duymadığı bir sessizlik içinde şehit edilmişlerdi.

İki millet, iki efsane, tek bir kader… Bir efsane, vatanı için kendi kimliğinden vazgeçen bir liderin yüce fedakârlığını anlatır. Diğeri ise, güvendiği müttefiki tarafından ihanete uğrayan liderlerin acı sonunu… Ama her ikisi de, aynı kapanmayan yaraya işaret eder: Büyük güçlerin acımasız satrancında, milletlerinin kaderi ellerinden çalınan kahramanların trajedisi. Onların mezarsız bedenleri, belki de hâlâ, tarihin adaletini beklemektedir.
(devam edecek….)
Bu Kıssadan Doğu Türkistan Kurtuluş Hareketinin Kalbine Dikilecek Meşaleler:
40. Meşale: Stratejik Yalnızlık ve Ani Değişimlere Hazırlık.
Dünya bir gecede değişebilir. En kudretli müttefikler bir anda yok olabilir. Davamız asla tek bir devlete, tek bir konjonktüre endekslenmemelidir. Öz gücümüze ve her duruma karşı B, C, D planlarına sahip olma mecburiyetimiz vardır. Gerçek güç, fırtına dindiğinde ayakta kalabilmektir; fırtınayı doğru tahmin etmek değil.
41. Meşale: İdeolojik Katılıktan Arınmış Pragmatizm.
Netaji’nin faşist Almanya’dan komünist Sovyetler’e uzanan ittifak arayışı, davanın ideolojilerden üstün olduğunun ispatıdır. Bizim tek bir ideolojimiz vardır: Doğu Türkistan’ın tam bağımsızlığı. Bu hedefe hizmet ettiği sürece, düşmanımızın düşmanı olan her güçle, ilkesel değil, çıkara dayalı iş birliği yolları aranmalıdır. Diplomaside kutsal ittifaklar değil, milli menfaatler esastır.
42. Meşale: Liderin Mirası: Bedenden Sonra Yaşayan Dava.
Netaji’nin en büyük zaferi, ölümünden sonra başlamıştır. Bu, davanın şahıslara değil, fikre ve ruha bağlı olması gerektiğini gösterir. Görevimiz, sadece liderleri takip etmek değil, o liderlerin temsil ettiği davayı, o ruhu bizzat kendimiz olmaktır. Öyle bir dava inşa etmeliyiz ki, en büyük lideri düştüğünde bile binlerce yeni lider onun sancağını yerden kaldırabilsin.
43. Meşale: Düşmanın Kibrini Silaha Dönüştürmek.
Britanya’nın Kızıl Kale mahkemelerindeki kibri, onların en büyük hatası oldu. Bizi küçük görerek, zulümlerini dünyaya sergileyerek bize en büyük propaganda fırsatını sunarlar. Düşmanın her hatası, her kibri, bizim için bir zafer gediğidir. Görevimiz, o gedikleri tespit edip, tüm gücümüzle oradan saldırmaktır.
44. Meşale: Siyasi Aklı Kullanmak: Halkın Ruhunu Okumak.
Kongre Partisi’nin Kızıl Kale davalarını sahiplenmesi, siyasi bir hayatta kalma hamlesiydi. Bu bize, halkın kalbinin attığı yeri doğru okumanın ve milli davaları şahsi veya grupsal çekişmelerin üzerinde tutarak sahiplenmenin, siyasi meşruiyetin temeli olduğunu öğretir. Dava, tüm siyasi aktörlerden daha büyüktür ve ona sahip çıkan yükselir.
45. Meşale: Ekonomik Bağımsızlık Doktrini: Sadakadan Kurucu Sermayeye.
Bir dava, başkalarının merhametine ve sadakasına bel bağladığı sürece asla tam manasıyla özgür olamaz. Netaji’nin dehası, bize para istemenin değil, bir vizyon satmanın gücünü öğretir. Diasporadaki iş insanlarımız ve her bir ferdimiz, birer ‘bağışçı’ değil, kurulmakta olan ‘Özgür Doğu Türkistan’ın birer ‘hissedarı’ ve ‘kurucu sermayedarı’ olarak görülmelidir. Sunduğumuz şey bir yardım talebi değil, onurlu bir yatırım ortaklığıdır. Kendi milli hazinesini yaratabilen bir hareket, uluslararası arenada bir ricacı değil, ciddiye alınması gereken bir aktör haline gelir. Ekonomik bağımsızlık, siyasi bağımsızlığın ön şartıdır.
46. Meşale: Anlatının Gücü: Savaş Meydanından Vicdanlara.
“Azad Hind Ordusu”nun askeri faaliyetlerinden daha etkili olan şey, onların kahramanlık “anlatısı” olmuştur. Bu anlatı, bir milletin vicdanını ateşlemiştir. Bizim de görevimiz, sadece zulmü anlatmak değil; direnişin, kahramanlığın, onurun ve umudun hikayesini, anlatısını yaratmak ve yaymaktır. Silahlar toprakları fetheder, ama doğru anlatılar kalpleri ve zihinleri fetheder.
47. Meşale: Düşmanın Belkemiğini Kırmak: Sadakatin Çöküşü.
Bir imparatorluğu yıkan şey, sivil protestolardan çok, kendi silahlı gücündeki sadakatin çökmesidir. Çin’in en büyük gücü ordusu ve baskı aygıtlarıdır. Bu aygıtların içindeki vicdan sahibi unsurlara ulaşmak, onların sadakatini sorgulatmak ve sistemin içten çürümesini sağlamak, uzun vadeli ama en ölümcül stratejilerden biridir.
48. Meşale: Tarihin Gerçek Hükmü: Gizlenen Hakikati Ortaya Çıkarmak.
Dünya, bize galiplerin yazdığı tarihi okutur. Attlee’nin itirafı gibi, hakikat genellikle resmi tarihin satır aralarında gizlidir. Bizim görevimiz, Çin’in ve dünyanın bize dayattığı yalan tarihe karşı, belgelerle, tanıklıklarla kendi hakikatimizi ortaya çıkarmak ve bıkmadan, usanmadan bunu dünyaya anlatmaktır. Zira kendi tarihini yazamayanlar, başkalarinin tarihinde figüran olmaya mahkûmdur.
49. Meşale: Zalimlerin El Kitabını Ezberlemek: Kader Uçakları Doktrini.
Tarih, Netaji ve Ahmetcan Kasımi örneklerinde bize, büyük güçlerin kendi çıkarlarına ters düşen milli liderleri ortadan kaldırmak için “kaza süsü verilmiş suikastları” bir metot olarak kullandığını acı bir şekilde göstermiştir. Bu, zalimlerin değişmez el kitabının bir maddesidir. Dersimiz şudur: Liderlerimizin güvenliği en yüksek stratejik önceliktir ve hiçbir büyük güce naif bir güvenle yaklaşılmamalıdır. Bir liderin kaybı ihtimaline karşı, davayı devam ettirecek B ve C planları, yani yedek liderlik kadroları her zaman hazır olmalıdır.
50. Meşale: Düşmanın Fitnesini Birliğin Kalkanı Yapmak.
İngilizler, bir Hindu, bir Müslüman ve bir Sih’i birlikte yargılayarak “böl ve yönet” taktiğini kullandıklarını sandılar. Ama bu hamle, tam tersine, Hindistan’ın bu üç unsurunu tarihte hiç olmadığı kadar güçlü bir şekilde tek bir yumruk haline getirdi. Dersimiz şudur: Düşman, bizi etnik, bölgesel veya mezhepsel olarak bölmeye çalıştığında, en güçlü cevabımız, o unsurların tamamını kucaklayan daha da görkemli bir birlik tablosu sergilemektir. Bu, düşmanın psikolojik silahını kendi kalbine saplamaktır.
51. Meşale: En Yüce Kurban: Zaferi Feda Etme Ruhu.
“Gumnami Baba” efsanesi, doğru olsun ya da olmasın, bir liderin ulaşabileceği en üstün fedakârlık mertebesini öğretir: Vatanın birliği ve geleceği için sadece canını değil, kendi kimliğini, şanını ve hatta zaferini bile feda edebilmek. Bu, kişisel hırsların ve “liderlik” kavgalarının ne kadar anlamsız olduğunu yüzümüze vuran bir tokattır. Gerçek lider, tacı giyen değil, vatanı bir iç savaştan korumak için gerekirse o tacı eriten ve bir gölgeye dönüşebilendir.

