Ayup’un tanıklığı, yalnızca bir aydının tutukluluk hikâyesini değil, Doğu Türkistan’da Uygur Türklerinin kimliklerini, dillerini ve kültürlerini koruma mücadelesinin karşılaştığı ağır koşulları da gözler önüne seriyor.
Uygur Türkçesi için yürüttüğü çalışmalar hedef haline geldi
Uygur dilinin korunması ve gelecek nesillere aktarılması için çalışmalar yürüten Abduveli Ayup, eğitim faaliyetleri ve kültürel girişimleriyle tanınan bir isimdi. Kaşgar’da bir anaokulu ve dil merkezi kurulması için çalışan Ayup, ABD’nin Kansas Üniversitesinde dilbilim alanında eğitim görmüş, Türkiye’de de bulunmuştu.
Ancak yurt dışındaki bağlantıları, dil çalışmaları ve toplumsal faaliyetleri, Çin güvenlik makamlarının dikkatini çekti.
15 Ağustos 2013’te kimliği açıklanmayan bir kişi Ayup’u telefonla arayarak Urumçi’den gelen görevlilerin kendisini tutuklamak üzere Kaşgar’a geldiğini bildirdi. Bilgisayarındaki ve diğer eşyalarındaki bilgileri temizlemesini tavsiye etti.
Ayup, daha önce de tutuklanabileceğine ilişkin söylentiler duymuştu. Özellikle ABD seyahatinden sonra polisle sorunlar yaşamıştı.
Yakınlarının ve arkadaşlarının zarar görmesinden endişe ettiği için bölgeden kaçmak istemeyen Ayup, bir süre daha çalışmalarına devam etti. Ancak beklenen tutuklama 19 Ağustos 2013’te gerçekleşti.
Anaokulunda gözaltına alındı, ailesiyle vedalaşmasına izin verilmedi
Ayup, 19 Ağustos günü çalışmalarını yürüttüğü anaokulundayken polisler tarafından gözaltına alındı.
Olayın çevredeki insanlarla bir çatışmaya dönüşmesini istemeyen Ayup, görevlileri eski arkadaşlarıymış gibi karşılayarak araca kendi isteğiyle bindi.
Ancak araca bindikten sonra başına siyah bir torba geçirildi, ağzı kapatıldı ve elleri arkadan kelepçelendi.
Polisler daha sonra evine giderek arama yaptı. Ayup, başındaki torba çıkarıldığında silahlı görevlilerin evini aradığını gördü. Eşinin küçük kızını kucağında tutarak sessizce ağladığını, büyük kızının ise yaşananlardan habersiz olduğunu anlattı.
Ailesiyle doğru düzgün vedalaşmasına dahi izin verilmeden götürülen Ayup için 458 gün sürecek zorlu tutukluluk dönemi başlamış oldu.
İlk durak Kaşgar: “Kaplan sandalyesi” ve ağır işkence
Ayup, ilk olarak Kaşgar yakınlarındaki Yanbulaq gözaltı merkezine götürüldü.
Burada sorguya alınan Uygur aydını, metal bir sandalyeye oturtulduğunu, ellerinin, ayak bileklerinin ve boynunun sabitlendiğini aktardı. Söz konusu düzenek, insan hakları raporlarında da işkence iddialarıyla anılan “kaplan sandalyesi” olarak biliniyor.
Sorgularda özellikle ABD ve Türkiye’de bulunduğu dönem, yurt dışındaki bağlantıları ve ana diliyle ilgili çalışmaları gündeme getirildi.
Ayup’a, CIA ve başka yabancı güçlerle iş birliği yaparak bölgede ayrılıkçılığı teşvik ettiği yönünde suçlamalar yöneltildiğini belirtti.
Başlangıçta kendisine mali nitelikte bir suçlama yöneltilmesine rağmen sorguların siyasi konulara kaydığını anlatan Ayup, suçlamaları kabul etmesi için baskıya maruz kaldığını ifade etti.
Anlatımına göre sorgu sırasında uyuklamaya başladığında tokatlandı. Bir görevli ağzını gazete kâğıdıyla kapattı, ardından su şişesiyle yüzüne vurdu ve karnına copla saldırdı.
Daha da ağır olan iddia ise ilk sorgunun ardından yaşandı. Ayup, görevlilerin talimatıyla kıyafetlerinin çıkarıldığını ve diğer tutuklular tarafından cinsel saldırıya uğradığını söyledi.
Daha sonra iki kişilik, penceresiz ve son derece kötü koşullara sahip bir hücreye konuldu.
Hücrede yatak yerine beton platformlar, tuvalet olarak kullanılan bir delik ve dayanılması güç bir koku vardı.
Ayup, o anki ruh halini anlatırken kendisini bir mezarın içine kapatılmış gibi hissettiğini yazdı.
Bir hücrede iki insan: Gizlice kılınan namazlar ve yasaklanan selam
Ayup’un ilk hücre arkadaşı, dini eğitim verdiği gerekçesiyle gözaltına alınan ve yaklaşık yedi aydır tutuklu bulunan Ahmetkari isimli bir Uygur’du.
Ahmetkari, yeni gelen Ayup’a cezaevinin yazılı olmayan kurallarını anlattı.
Hücreye girerken İslami selam vermemesi gerektiğini, aksi halde görevlilerin bunu sorun haline getirebileceğini söyledi.
Ayrıca gece boyunca ışıkların kapatılmadığını, namaz kılmanın ve dini vecibeleri yerine getirmenin son derece zor olduğunu anlattı.
Buna rağmen iki Uygur tutuklu, kameraların gözetimi altında ibadetlerini gizlice yerine getirmeye çalıştı.
Ayup, hücrede zamanın nasıl geçtiğini anlamanın neredeyse imkânsız olduğunu, yalnızca gece ile gündüzü birbirinden ayırabildiklerini belirtti.
Ahmetkari’nin en büyük isteği ise ailesine haber gönderebilmekti. Yaşlı annesine, eşine ve yeni doğan kızına selamlarını iletmesini Ayup’tan rica etti.
Hatta eşine ulaştırması için süpürge kıllarından ördüğü bir çift eldiveni de ona vermek istedi. Ancak Ayup başka bir cezaevine nakledilirken eldivenler kayboldu.
Bu küçük ayrıntı, tutukluların ailelerinden ve sevdiklerinden nasıl koparıldığını gösteren çarpıcı örneklerden biri oldu.
Urumçi’deki cezaevinde farklı bir baskı düzeni
Ayup, daha sonra uçakla Kaşgar’dan Urumçi’ye götürüldü. Burada Tianshan bölgesindeki gözaltı merkezine yerleştirildi.
İlk sorgularda kendisine yöneltilen suçlamaların niteliği değişmedi. Ancak bu kez sorgularda daha sistematik bir baskı uygulandığını anlattı.
Ayup’a göre görevliler, kendisini en az 15 yıl hapis cezasına mahkûm edeceklerini söylüyor, ana diliyle ilgili çalışmalarının aslında ayrılıkçı bir örgütlenmenin parçası olduğunu iddia ediyordu.
Sorgularda ayrılıkçılık, yasa dışı toplantı düzenleme, devlet iktidarını devirmeye teşebbüs ve etnik gruplar arasında düşmanlığı körükleme gibi suçlamaların kabul ettirilmek istendiğini belirtti.
Ayup, bu iddiaları reddettiğini ve kendisine yöneltilen sorulara kısa cevaplar vermeye çalıştığını aktardı.
Zaman zaman elektrikli copla işkence gördüğünü, bilincini kaybettiğini ve kendisine su dökülerek ayıltıldığını da hatıralarında anlattı.
Cezaevinde Uygurca konuşmak bile cezalandırılıyordu
Ayup’un anlatımında en dikkat çekici bölümlerden biri, Urumçi’deki cezaevinde tutuklular arasında oluşturulduğunu söylediği hiyerarşik sistemdi.
Onun aktardığına göre, hücrelerde bazı tutuklular diğerlerinden daha ayrıcalıklı konumdaydı. Bu kişiler cezaevi yönetimiyle yakın ilişki kuruyor, diğer mahkûmlar üzerinde baskı uygulayabiliyordu.
Ayup’un kaldığı hücrede tuvaleti kullanma, uyuma, yemek yeme ve hareket etme gibi en temel ihtiyaçlar bile sıkı kurallara bağlanmıştı.
Siyasi suçlamalarla tutulan Uygur mahkûmların daha ağır koşullarda yaşadığını belirten Ayup, kendisinin tuvaletin yakınında uyumaya ve yemek yemeye zorlandığını ifade etti.
Daha da çarpıcı olanı ise Uygurca konuşmanın yasaklanmasıydı.
Ayup, diğer Uygur tutuklularla ana dillerinde konuştuğu gerekçesiyle mahkûmların dövüldüğünü ve cezalandırıldığını anlattı.
Bir başka olayda, Uygurca konuşan mahkûmlara yönelik saldırı sırasında kendisinin de başından darbe aldığını, gözlüğünün kırıldığını belirtti.
Bu anlatımlar, cezaevindeki baskının yalnızca fiziksel koşullarla sınırlı olmadığını; dil, din ve kültürel kimliğe yönelik kısıtlamaların da günlük hayatın parçası haline geldiğini ortaya koyuyor.
Günde sekiz saat propaganda eğitimi
Ayup’un hatıralarında cezaevi düzeninin önemli bir bölümünü siyasi eğitim faaliyetleri oluşturuyor.
Anlatımına göre tutuklular sabah erken saatlerde uyandırılıyor, Çin Komünist Partisi ve devlet propagandasını içeren şarkılar söylemeye zorlanıyordu.
Ardından sayım, yatakların askerî düzende hazırlanması, kuralların ezberlenmesi ve uzun süre hareketsiz oturma gibi uygulamalar gerçekleştiriliyordu.
Tutuklulara Çin Komünist Partisi, devlet, milliyetler arasındaki birlik ve Doğu Türkistan’ın siyasi tarihi hakkında dersler veriliyordu.
Ayup, sabah ve öğleden sonra gerçekleştirilen eğitimlerin toplamda sekiz saate kadar uzandığını aktardı.
Tutukluların kendilerine isnat edilen suçları sürekli olarak tekrar etmeleri de isteniyordu.
Ayup’a göre kendisine de mali bir suç işlediğini, soruşturmayla iş birliği yaptığını ve suçunu kabul ettiğini söyleyen bir metin ezberletilmişti.
Bu metinleri Çince olarak da ezberlemek zorunda kalan tutuklular, telaffuz ve ezber hataları nedeniyle cezalandırılıyordu.
Ceza yöntemleri arasında yemekten mahrum bırakma, tuvalet hakkını kısıtlama, gece boyunca ayakta bekletme ve fiziksel şiddet bulunuyordu.
458 günlük tutuklulukta kitaplara ve eğitime tutundu
Ayup’un cezaevindeki hayatını diğer tutuklulardan ayıran özelliklerden biri eğitimci ve dil bilimci kimliğiydi.
Bir süre sonra Çince ve diğer diller konusundaki bilgisi nedeniyle bazı görevliler tarafından tercümanlık yapması istendi.
Yeni gelen tutukluların sorgularında çeviri yapıyor, bazı tutukluların ifadelerini yazıya döküyordu.
Bu durum ona diğer mahkûmlarla iletişim kurma ve zaman zaman onların yükünü hafifletme imkânı sağladı.
Ayup, özellikle Çince bilmeyen Uygur tutukluların durumuna üzülüyordu. Çünkü bu kişiler, anlamadıkları kuralları ezberlemek ve bilmedikleri dilde kendilerini ifade etmek zorunda kalıyordu.
Cezaevinde tanıştığı bazı mahkûmlara gizlice dil öğretmeye de çalıştı.
Bunlardan biri olan genç Uygur tutuklu Haci Ekber’e, başka bir mahkûm üzerinden İngilizce dersleri verdi. Diğer tutukluların uyuduğu saatlerde gizlice yapılan bu eğitimler, Ayup için insan kalabilmenin ve başkalarına yardımcı olabilmenin bir yolu haline gelmişti.
18 aylık hapis cezasına mahkûm edildi
Ayup’un tutukluluğu devam ederken kendisine yöneltilen suçlamalar üzerinden yargılama süreci de başladı.
Kaynakta yer alan mahkeme belgelerine göre Ayup, 1 yıl 6 ay hapis ve 80 bin yuan para cezasına mahkûm edildi.
Aynı dosyada yer alan diğer iki kişi Dilyar 2 yıl, Memetsıdık ise 2 yıl 3 ay hapis cezası aldı.
Ayup, yargılama sürecinde önceki ifadelerinin baskı, tehdit ve işkence altında alındığını dile getirdi.
Duruşmada, kendisine siyasi suçlamalar yöneltilerek ömür boyu hapis cezasıyla tehdit edildiğini ve bu nedenle itiraflarda bulunmaya zorlandığını söyledi.
Ancak itiraz süreci de beklediği sonucu vermedi.
Bir yıldan fazla süredir ailesini göremediğini söyleyen Ayup, duruşmada ailesinin kendisini görmeye gelip gelmediğini öğrenmek istedi.
Gözlüğü cezaevinde kırıldığı için salondakileri göremediğini belirttiğinde ağabeyi kendisine seslendi. Ağabeyi gözlüğünü vermek için yaklaşınca polisler müdahale etti.
Mahkemenin müdahalesiyle gözlüğün kendisine verilmesine izin çıktı. Ayup, bu küçük anı bile cezaevi hayatındaki nadir kazanımlardan biri olarak hatırladı.
20 Kasım 2014: 458 gün sonra gelen özgürlük
Ayup, 20 Kasım 2014’te cezaevinden çıkarıldı.
İlk başta bir yanlışlık olduğunu düşündü. Çünkü 18 aylık cezasının bitmesine henüz üç ay vardı.
Ancak görevliler, cezasının 18 aydan 15 aya indirildiğini ve serbest bırakıldığını bildirdi.
Böylece 19 Ağustos 2013’te başlayan tutukluluk dönemi, toplam 458 günün ardından sona erdi.
Serbest bırakıldıktan sonra ilk olarak ailesine kavuşan Ayup, annesinin gözyaşları içinde kendisini karşıladığını anlattı.
Cezaevinde tanıştığı Ahmetkari’nin ailesini de ziyaret etmek istedi. Çünkü Ahmetkari, tutukluyken kendisinden ailesine ulaşmasını istemişti.
Ancak özgürlüğe kavuşması, Ayup için bütün sorunların sona erdiği anlamına gelmiyordu.
Cezaevinden çıktı ama baskı sona ermedi
Ayup, serbest bırakıldıktan sonra da güvenlik güçlerinin takibi altında olduğunu anlattı.
Evine ve iş yerine yönelik kontrollerin devam ettiğini, kimlik kontrollerinde sürekli sorun yaşadığını ve polis tarafından yeniden gözaltına alındığını belirtti.
Serbest bırakılmasının üzerinden henüz üç gün geçmişken polis tarafından bir merkeze götürüldüğünü, bilgisayarı ve telefonunun incelendiğini ve yaklaşık dört saat tutulduğunu aktardı.
Daha sonra Kaşgar’da bir kontrol sırasında yeniden gözaltına alındığını, yedi saat boyunca tutulduğunu ve bu süre içerisinde darbedildiğini ileri sürdü.
Kendisine yönelik uygulamalara karşı şikâyet ve hukuki başvuru yollarını kullanmaya çalıştı. Ancak bu girişimlerin ardından ailesinin ve yakın çevresinin de tutuklanabileceğine yönelik tehditlerle karşılaştığını söyledi.
Bölgede artan güvenlik kontrolleri, kimlik denetimleri ve ideolojik eğitim uygulamaları nedeniyle yaşamının giderek zorlaştığını ifade etti.
2015’te Türkiye’ye giden yol açıldı
Ayup’un ülkeyi terk etme düşüncesi, maruz kaldığını söylediği baskılar nedeniyle giderek güçlendi.
2015 yılının ağustos ayında ailesinin yaşadığı sorunlar da ağırlaşmıştı. Polis, kiraladığı evden ayrılmasını istedi. Ardından 13 Ağustos 2015’te evleri mühürlendi ve aile evden çıkarılmaya zorlandı.
Bu sırada Türkiye’ye gidecek bir iş heyetine tercüman olarak katılabileceği haberi geldi.
25 Ağustos 2015’te Kaşgar Havalimanı’na giden Ayup, daha önce yaşadıkları nedeniyle ülkeden çıkmasına izin verilmeyeceğini düşünüyordu.
Heyetteki diğer kişiler güvenlik kontrolünden sorunsuz geçerken Ayup ayrı bir alana alındı. Görevliler, sistemde kendisiyle aynı isim ve benzer bilgilere sahip iki kişinin bulunduğunu söyledi.
Uzun süren kontrolün ardından uçağa binmesine izin verildi.
Böylece Ayup, Doğu Türkistan’dan ayrılarak Türkiye’ye doğru yola çıktı.
“İnsanları affettim, baskıcı sistemi affetmedim”
Abduveli Ayup’un hatıralarının en dikkat çekici yönlerinden biri, yaşadığı ağır olaylara rağmen kişisel intikam duygusuna teslim olmamaya çalışması.
Serbest bırakıldıktan sonra cezaevinde geride bıraktığı arkadaşları için dua ettiğini belirten Ayup, yaşadıklarını unutmak ve hayatına devam etmek istediğini yazdı.
Ancak bu yaklaşımı, yaşananları kabullenmek anlamına gelmiyordu.
Ayup’un hatıralarına başlık olan ve bütün anlatısının özünü yansıtan sözleri şöyle:
“İnsan olarak adlandırılabilecek herkesi affettim. Ancak baskıcı sistemi affetmedim.”
Bu ifade, onun yaşadığı acıları yalnızca kişisel bir hesaplaşma olarak görmediğini de ortaya koyuyor.
Bir aydının hikâyesinden çok daha fazlası
Abduveli Ayup’un tutukluluk anlatısı, Doğu Türkistan’daki cezaevi uygulamalarına ilişkin ayrıntılı kişisel tanıklıklardan biri olarak dikkat çekiyor.
Ayup’un anlatısı; gözaltı sürecini, sorgulamaları, fiziksel şiddet iddialarını, dini uygulamalara yönelik kısıtlamaları, ana dilin kullanımına ilişkin baskıları ve cezaevindeki günlük hayatı ayrıntılarıyla ele alıyor.
2013 yılında başlayan bu süreç, yalnızca bir kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılmasıyla sınırlı kalmadı. Ayup’un anlattıklarına göre serbest bırakıldıktan sonra da ailesi, mesleği ve günlük hayatı üzerindeki baskılar devam etti.
Uygur Türkçesinin yaşatılması için çalışan bir dil bilimcinin yaşadıkları, ana dilin, kültürün ve kimliğin korunmasının bireysel bir çabanın çok ötesinde bir mesele olduğunu bir kez daha gündeme taşıyor.
Ayup’un 458 günlük tutukluluk hikâyesi, geride kalanların sesini duyurma ve yaşananları kayıt altına alma mücadelesinin de önemli bir örneği olarak dikkat çekiyor.
Kaynak: Xinjiang Victims Database Blog – Abduveli Ayup’un Mehbus Rohlar (Hapsedilmiş Ruhlar) adlı hatıralarından hazırlanan biyografik anlatı.
Kaynak bağlantısı: https://blog.shahit.biz/





















