Çin’in Doğu Türkistan’da Uygur Türklerine yönelik sürdürdüğü sistematik baskı ve insan hakları ihlalleri karşısında uluslararası toplumun giderek sessizleşmesi, yalnızca insani ve ahlaki bir kriz olarak değerlendirilmiyor. Bu sessizliğin ekonomik, çevresel ve stratejik sonuçlarının da giderek bütün dünyayı etkileyeceği uyarısı yapılıyor.
ChinaFile’da 21 Ekim 2026 tarihinde yayımlanan ve Zubayra Shamseden ile Peter Irwin tarafından kaleme alınan değerlendirmede, Doğu Türkistan’daki baskı politikalarının küresel iklim krizi, uluslararası tedarik zincirleri ve nükleer silahlanma gibi kritik meselelerle doğrudan bağlantılı olduğu vurgulanıyor.
Yazıda, 2017 yılından itibaren kitlesel keyfî tutuklamalara ilişkin kanıtların dünya kamuoyuna ulaşmasıyla birlikte hükümetlerin, insan hakları kuruluşlarının ve sivil toplum örgütlerinin harekete geçtiği hatırlatılıyor. Bazı ülkeler soykırım kararları alırken Birleşmiş Milletler de bölgede yaşananlara ilişkin incelemelerde bulunmuş, şirketler ise zorla çalıştırma bağlantılı tedarik zincirleri nedeniyle hukuki baskıyla karşılaşmıştı.
Ancak yazarlar, 2026 yılı itibarıyla bu uluslararası ilginin büyük ölçüde zayıfladığına dikkat çekiyor. Daha önce Doğu Türkistan’daki insan hakları ihlallerini açıkça gündeme getiren hükümetlerin artık sessiz kaldığı, uluslararası mekanizmaların yeterli ilerleme sağlayamadığı ve Batılı şirketlerin bölgedeki faaliyetlerini büyük ölçüde denetimden uzak biçimde genişletmeye devam ettiği belirtiliyor.
Yüz binlerce Uygur Türkü hapishanelerde
Makalede, Çin yönetiminin kitlesel toplama kamplarındaki uygulamalarının 2019 yılındaki zirvesinden sonra farklı bir baskı mekanizmasına dönüştüğü ifade ediliyor.
Toplama kamplarındaki tutuklamalar gerilerken bu kez geniş kapsamlı güvenlik suçlamaları üzerinden yargılamalar ve uzun süreli hapis cezaları devreye sokuldu.
İnsan hakları kuruluşları ve araştırmacıların 2024 ve 2025 yıllarına ait tahminlerine dayandırılan değerlendirmede, Doğu Türkistan’da 400 bin ila 500 bin Uygur Türkü ve diğer Türk halklarından insanın hapishanelerde veya tutukluluk merkezlerinde bulunduğu aktarılıyor.
Yazarlar, bölgenin bağımsız bir ülke olarak değerlendirilmesi hâlinde dünyanın en yüksek hapsetme oranına sahip ülkesi olacağına dikkat çekiyor.
Baskılar yalnızca cezaevleriyle de sınırlı değil. Yaygın gözetim sistemleri, kişisel verilerin toplanması, seyahat özgürlüğünün kısıtlanması ve zorla çalıştırma programları, Uygur Türklerinin günlük yaşamını şekillendirmeyi sürdürüyor.
Çin yönetiminin Mart 2026’da kabul ettiği Etnik Birlik ve İlerlemeyi Teşvik Yasası’nın da azınlıkların eğitim ve kültürel yaşamı üzerindeki devlet kontrolünü daha fazla kurumsallaştırdığı belirtiliyor.
Doğu Türkistan, küresel iklim krizinin merkezlerinden biri hâline getiriliyor
Makalenin dikkat çektiği en önemli başlıklardan biri, Çin’in Doğu Türkistan’daki kömür ve kimya sanayisi yatırımlarının küresel çevre üzerindeki etkileri.
Çin, son yıllarda yenilenebilir enerji kapasitesini artırmış olsa da kömür kullanımına dayalı enerji ve sanayi politikalarını da genişletiyor. Makalede, Çin’in 2025 yılında yeni kömür santrali projelerine yönelik rekor düzeyde teklif ve planlama gerçekleştirdiği, bunların en büyük bölümünün Doğu Türkistan’da yoğunlaştığı aktarılıyor.
Çin’in toplam kömür rezervlerinin yaklaşık yüzde 40’ının Doğu Türkistan’da bulunduğu belirtilirken, Pekin yönetiminin bu kaynakları kömürden kimyasal ürün üretimi için kullanmayı hedeflediği ifade ediliyor.
Kömürden kimyasal üretim yöntemiyle doğal gaz, yakıt, gübre ve plastik gibi ürünler elde ediliyor. Ancak bu yöntem yüksek miktarda su tüketimine ve ciddi çevre kirliliğine yol açıyor.
Yazarlar, Çin’in planladığı projelerin hayata geçirilmesi durumunda atmosfere salınan karbon miktarının önemli ölçüde artacağı uyarısında bulunuyor.
Araştırmacıların tahminlerine göre Çin’deki kömürden kimyasal üretim faaliyetleri, 2020-2024 döneminde ülkenin toplam karbondioksit emisyonlarına yaklaşık yüzde 3 oranında ilave yük getirdi. Mevcut genişleme planlarının gerçekleşmesi hâlinde 2029 yılına kadar bu oranın yüzde 2 daha artabileceği belirtiliyor.
Bu artışın, Almanya veya Güney Kore gibi ülkelerin yıllık toplam emisyonlarına denk büyüklükte bir çevresel etki oluşturabileceği ifade ediliyor.
Üstelik ortaya çıkacak zarar yalnızca atmosferle sınırlı kalmayacak. Zaten kurak bir coğrafyaya sahip olan Doğu Türkistan’da yeraltı su kaynakları üzerindeki baskının artması, zehirli atıkların toprağı kirletmesi ve hava kirliliğinin bölgeye taşınması bekleniyor.
Güneş enerjisi sektöründe zorla çalıştırma endişesi
Doğu Türkistan, yalnızca kömür ve kimya sanayisi açısından değil, küresel temiz enerji üretimi bakımından da stratejik bir konumda bulunuyor.
Makalede verilen bilgilere göre bölge, dünya genelinde güneş panellerinin üretiminde kullanılan güneş enerjisi sınıfı polisilikonun yaklaşık dörtte birini, Çin’in metalürjik sınıf silikon üretiminin ise yarısından fazlasını karşılıyor.
Bu durum, dünya genelinde temiz enerjiye geçiş sürecinin Doğu Türkistan’daki üretim politikalarıyla doğrudan bağlantılı hâle gelmesine neden oluyor.
Ancak insan hakları araştırmacıları, bölgedeki güneş enerjisi tedarik zincirlerinde zorla çalıştırmanın yaygınlığına ilişkin ciddi bulgular ortaya koyuyor.
Makalede, bölgede büyük kömür ve kimya projeleri planlayan TBEA şirketinin geçmişte zorla çalıştırmayla ilişkilendirilen devlet programlarına önemli yatırımlar yaptığına ilişkin araştırmalara da dikkat çekiliyor.
Yazarlar, Uygur Türklerinin çalışma koşullarını reddetme, örgütlenme veya dışarıdan gelen araştırmacılara özgürce konuşma imkânından mahrum bırakıldığı bir ortamda zorla çalıştırmanın önüne geçilmesinin mümkün olmadığını vurguluyor.
Böylece dünyanın temiz enerjiye geçiş için kullandığı ürünlerin bir bölümünün, insan hakları ihlalleriyle bağlantılı üretim süreçlerine dayanması gibi ciddi bir çelişki ortaya çıkıyor.
Doğu Türkistan’daki nükleer faaliyetler yeniden gündemde
Makalenin üzerinde durduğu bir diğer önemli konu ise Çin’in nükleer silah programı ve Doğu Türkistan’daki nükleer faaliyetleri.
Doğu Türkistan, Çin’in nükleer programında onlarca yıldır önemli bir yer tutuyor. Bölgede 1964-1996 yılları arasında 45 nükleer silah denemesinin gerçekleştirildiği belirtiliyor.
Bu denemelerin bölge halkı ve çevre üzerinde bıraktığı radyoaktif kirliliğin uzun vadeli sağlık sonuçlarının ise hâlâ tam olarak araştırılmadığı ifade ediliyor.
Ancak yazarların dikkat çektiği gelişmeler yalnızca geçmişte gerçekleştirilen nükleer denemelerle sınırlı değil.
Uydu görüntüleri ve coğrafi analizler, 2020-2024 yılları arasında Lop Nur nükleer deneme sahasında kapsamlı yeni inşaat faaliyetleri gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor.
Reuters tarafından yayımlanan bir araştırmada ise 80’den fazla füze fırlatma rampası ile sığınaklar ve komuta faaliyetleriyle bağlantılı olabileceği değerlendirilen tesislerin varlığına dikkat çekilmişti.
ABD yönetimi 2020 yılında Çin’in Doğu Türkistan’da gizli bir yeraltı nükleer denemesi gerçekleştirdiğini öne sürmüş, bu iddia Şubat 2026’da ABD’li yetkililer tarafından yeniden gündeme getirilmişti.
ABD ile Rusya arasındaki nükleer silahların kontrolüne ilişkin anlaşmaların zayıfladığı bir dönemde Çin’in nükleer kapasitesini genişletmesi, küresel güvenlik açısından yeni riskler doğuruyor.
Yazarlar, yeni nükleer denemelerin yeniden başlaması durumunda bunun en ağır sonuçlarını bölgede yaşayan Uygur Türkleri ve diğer Türk halklarının taşıyacağına işaret ediyor.
Doğu Türkistan dünyanın gözden çıkardığı bir bölgeye dönüştürülüyor
Makalede bütün bu gelişmelerin ortak bir noktada birleştiği ifade ediliyor: Çin yönetimi, Doğu Türkistan’ı doğal kaynakların çıkarıldığı, sanayi faaliyetlerinin yoğunlaştırıldığı ve nükleer altyapının genişletildiği bir bölgeye dönüştürüyor.
Yazarlar bu durumu, bazı bölgelerin ekonomik ve stratejik çıkarlar uğruna çevresel, insani ve toplumsal bedelleri üstlenmeye zorlandığı “feda bölgesi” (sacrifice zone) kavramıyla açıklıyor.
Dünyanın farklı bölgelerinde geçmişte benzer örneklerin yaşandığı hatırlatılıyor. ABD’deki kömür bölgeleri, Kanada ve Ekvador’daki yerli halkların toprakları ve Pasifik adalarındaki nükleer deneme sahaları bu örnekler arasında gösteriliyor.
Ancak bu örneklerin Doğu Türkistan’dan önemli bir farkı bulunuyor: Söz konusu bölgelerde yaşayan insanlar, çevre tahribatına ve hak ihlallerine karşı örgütlenebilmiş, seslerini duyurabilmiş ve mücadele edebilmişti.
Doğu Türkistan’da ise Çin yönetiminin baskıcı politikaları nedeniyle Uygur Türklerinin kendi topraklarında yaşananlara karşı seslerini duyurma ve haklarını savunma imkânları büyük ölçüde ortadan kaldırılmış durumda.
Zorla çalıştırmaya karşı çıkamayan, yaşadığı çevrenin tahribatına itiraz edemeyen ve nükleer faaliyetler hakkında hesap soramayan bir halkın bulunduğu bölgede, ekonomik ve stratejik projelerin önünde ciddi bir toplumsal denetim mekanizması da kalmıyor.
Uygur Türklerine yönelik baskı bütün dünyanın meselesidir
Zubayra Shamseden ve Peter Irwin, Doğu Türkistan’da yaşananların yalnızca Çin’in iç meselesi olarak değerlendirilmesinin büyük bir hata olacağını vurguluyor.
Yazarlara göre bölgede hesap verebilirliğin ortadan kaldırılması, çevre kirliliği, denetimsiz kaynak kullanımı, bozulmuş tedarik zincirleri ve nükleer riskler gibi sonuçlarıyla uluslararası sınırları aşan bir tehdit oluşturuyor.
Nijer Deltası’nda denetimsiz petrol faaliyetlerinin yol açtığı çevre felaketi ve silahlı istikrarsızlık ile Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki kobalt madenciliğinin şiddet ve çatışmaları besleyen etkileri, hesap verilebilirliğin ortadan kalkmasının sonuçlarına örnek gösteriliyor.
Çin’in Doğu Türkistan üzerindeki sıkı kontrolünün aynı türden bir istikrarsızlığa yol açmasının beklenmediği belirtilse de çevresel, ekonomik ve stratejik maliyetlerin sınırları aşacağına dikkat çekiliyor.
Makalenin en önemli uyarısı ise oldukça açık: Bir halkın temel haklarının ve özgürlüklerinin ekonomik çıkarlar uğruna gözden çıkarılması, zamanla bütün dünyanın zarar göreceği bir düzenin önünü açıyor.
Uygur Türklerinin ödediği ağır bedellerin, giderek küresel iklim krizine, uluslararası ticarete, enerji güvenliğine ve nükleer dengelere yansıyacağı ifade ediliyor.
Doğu Türkistan’da yaşananlara göz yummak, yalnızca mazlum bir halkın sesini duymazdan gelmek anlamına gelmiyor. Aynı zamanda insan haklarının, çevrenin ve uluslararası hesap verebilirliğin ekonomik ve siyasi çıkarlar karşısında değersizleştirilmesine de zemin hazırlıyor.
Bu nedenle Uygur Türklerine yönelik zulme karşı sessiz kalmamak, yalnızca insani bir sorumluluk değil, bütün dünyanın geleceğini ilgilendiren ortak bir mesele olarak öne çıkıyor.
Kaynak: Zubayra Shamseden ve Peter Irwin, ChinaFile, 21 Ekim 2026.























