Abdullah Kuloğlu: Demokrasinin Fikrî Omurgası Görülmeden Sandığın Manası Anlaşılamaz

Araştırmacı-Yazar Abdullah Kuloğlu, Büyük Doğu Akıncıları Derneği Konya İl Başkanlığı tarafından düzenlenen sohbette “Demokrasinin Fikrî Omurgası ve Tarihsel Gelişimi” başlığı altında, demokrasinin yalnızca seçim, sandık ve çoğunluk meselesi olarak görülemeyeceğini belirterek, meselenin arkasındaki fikrî ve ideolojik zeminin anlaşılması gerektiğini söyledi. Kuloğlu, modern demokratik sistemin merkezindeki insan tasavvurunun ve “fert hakikati” anlayışının, sistemin bütün kurum ve müesseselerine sirayet ettiğini söyledi.

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala
AI Özet, NİDAİ’ın yapay zekâ desteğiyle oluşturuldu.
Araştırmacı-Yazar Abdullah Kuloğlu, Büyük Doğu Akıncıları Derneği Konya İl Başkanlığı’nda verdiği konferansta demokrasinin yalnızca sandık ve çoğunluk unsurlarından ibaret olmadığını, sistemin arkasındaki fikrî temellerin irdelenmesi gerektiğini belirtti. Batı'daki cumhuriyet tecrübeleri, din-devlet ilişkisi ve agnostisizm ekseninde demokrasinin "fert hakikati"…

Araştırmacı-Yazar Abdullah Kuloğlu, Büyük Doğu Akıncıları Derneği Konya İl Başkanlığı’nda gerçekleştirdiği “Demokrasinin Fikri Omurgası ve Tarihsel Gelişimi” başlıklı sohbette, demokrasinin yalnızca sandık, seçim ve çoğunluk kavramları üzerinden ele alınamayacağını belirterek, sistemin arkasındaki fikrî ve ideolojik zeminin anlaşılması gerektiğini söyledi.

Büyük Doğu Akıncıları Derneği Konya İl Başkanlığı, 12 Eylül Cumartesi günü araştırmacı-yazar Abdullah Kuloğlu’nu konuk etti. Kuloğlu, “Demokrasinin Fikri Omurgası ve Tarihsel Gelişimi” başlıklı sohbet programında demokrasi kavramının tarihsel gelişimini, Batı’daki cumhuriyet tecrübelerini, “din ve devlet” ilişkisini, fert hakikati ve agnostisizm kavramları üzerinden demokrasinin fikrî temellerini ve Türkiye’nin çok partili hayata geçiş sürecini değerlendirdi.

Yaklaşık bir saatlik konuşmasında konuyu yalnızca güncel siyasî tartışmalar üzerinden ele almayan Kuloğlu, demokrasinin arkasındaki düşünce sisteminin anlaşılması gerektiğini vurguladı. Konuşmanın merkezinde ise “hakikat” meselesi, fert anlayışı ve bir toplumun kendisini hangi ölçülere göre yönettiği soruları yer aldı.

“Her devletin arkasında bir ölçüler manzumesi vardır”

Kuloğlu, konuşmasının başlangıç bölümünde “din ve devlet” kavramı üzerinden devletlerin fikrî temellerine dikkat çekti. “Din” kavramını yalnızca İslam dini anlamında ele almamak gerektiğini belirten Kuloğlu, din ve devlet ilişkisinin daha geniş bir çerçevede, “inanılan ve bağlanılan ölçüler ile bunlara göre oluşturulan nizam” şeklinde değerlendirilmesi gerektiğini ifade etti.

Kuloğlu’na göre hangi coğrafyada veya hangi toplum yapısında olursa olsun bir devletin arkasında, o devlete biçim veren ve toplum tarafından benimsenen bir “ölçüler manzumesi” bulunuyor. Bu çerçeveden hareketle, devletlerin yalnızca idarî yapılar olarak değerlendirilmesinin eksik kalacağını savunan Kuloğlu, her devletin belirli bir dünya görüşünün ve insan tasavvurunun tezahürü olduğunu dile getirdi.

Bu noktadan hareketle demokrasiye geçen Kuloğlu, demokratik cumhuriyetin fikrî merkezinde belirli bir “fert hakikati” bulunduğunu söyledi.

Demokrasi ve “fert hakikati” ilişkisi

Kuloğlu, sohbetin dikkat çeken bölümlerinden birinde demokrasi kavramını “fert hakikati” üzerinden değerlendirdi. Büyük Doğu-İBDA düşünce geleneğindeki kavramsal çerçeveye atıfta bulunan Kuloğlu, bir devlet sisteminin merkezinde yalnızca kurumların değil, aynı zamanda belirli bir insan tasavvurunun bulunduğunu söyledi.

Konuşmasında Eski Yunan düşüncesinden başlayan bir çizgi üzerinde duran Kuloğlu, insanın, tabiatın ve mutlak varlığın hakikatine ilişkin farklı ve birbirine zıt görüşlerin ortaya çıkmasının, bazı düşünürleri “insan çabasıyla hakikatin bilinemeyeceği” fikrine götürdüğünü anlattı.

Bu yaklaşımı agnostisizm kavramıyla ilişkilendiren Kuloğlu, sofistlerin düşüncelerinden ve özellikle Protagoras’a atfedilen “insan hakikatin ölçüsüdür” anlayışından söz etti. Ona göre burada önemli olan, hakikatin herkes için bağlayıcı ve mutlak biçimde ortaya konulamayacağı fikrinin öne çıkmasıdır.

Kuloğlu, bu düşünsel çerçeveyi günümüz demokrasisinin temelindeki anlayışla ilişkilendirerek, “hakikatin bilinemezliğinin” mutlak kabul edilmesinden hareketle bireylerin kendi inanç ve kanaatlerini kendileri için benimseyebileceğini; ancak bunları herkes için bağlayıcı bir düzenin temeli haline getiremeyeceğini savundu.

Kuloğlu’nun ifadesiyle demokratik cumhuriyet, bu yaklaşımın üzerine inşa edilen bir idare biçimi olarak ortaya çıkıyor.

“Herkesin hakikati kendine” anlayışı

Kuloğlu, demokrasiye ilişkin değerlendirmesinin devamında “herkesin hakikati kendine” yaklaşımının sistem açısından belirleyici olduğunu söyledi.

Bu anlayışta bireyin kendi inancını ve dünya görüşünü benimsemesine izin verildiğini; ancak kişinin kendi inancını toplumun tamamını bağlayan bir nizamın temeli olarak ortaya koymasının sistem açısından kabul edilmediğini ifade etti.

Kuloğlu, bu çerçeveyi demokrasinin özgürlük alanlarıyla da ilişkilendirdi. Din ve vicdan özgürlüğü, fikir özgürlüğü, örgütlenme ve parti kurma gibi özgürlüklerin belirli bir sistem zemini içerisinde tanımlandığını belirterek, söz konusu özgürlüklerin sınırlarını belirleyen anayasal mekanizmalara dikkat çekti.

Hitler örneği ve anayasa mahkemelerinin ortaya çıkışı

Demokrasinin tarihsel gelişimini anlatırken Avrupa tecrübesine de değinen Kuloğlu, Adolf Hitler dönemini önemli bir kırılma noktası olarak ele aldı.

Hitler’in seçim yoluyla iktidara gelmesi ile daha sonra nasyonal sosyalist bir düzen oluşturması arasındaki ilişkiye dikkat çeken Kuloğlu, Batı’daki demokratik cumhuriyetlerin bu tecrübeden sonra, demokratik sistemin belirli sınırlarını korumaya yönelik yeni kurumlara yöneldiğini söyledi.

Bu bağlamda anayasa mahkemelerinin ortaya çıkışına değinen Kuloğlu, söz konusu kurumların, demokratik sistemin kendi kabul ettiği temel çerçevenin dışına çıkılmasını engelleyen bir mekanizma olarak işlev gördüğünü savundu.

Kuloğlu, Mısır’daki Muhammed Mursi dönemi ve Cezayir’deki FIS örneklerini de demokrasinin “çoğunluk iradesi” ile açıklanamayacağını savunduğu yaklaşımını desteklemek amacıyla gündeme getirdi.

Batı’da üç farklı cumhuriyet tecrübesi

Sohbette cumhuriyet kavramının da tek bir siyasî modelden ibaret olmadığı görüşünü dile getiren Kuloğlu, Batı dünyasının tarihsel tecrübesinde üç farklı cumhuriyet anlayışından söz etti.

Bunları nasyonal sosyalist cumhuriyet, sosyalist/Marksist cumhuriyet ve liberal demokratik cumhuriyet şeklinde sıralayan Kuloğlu, bu modellerin tamamında “cumhuriyet” kavramının bulunmasına rağmen bunların demokratik sistemle aynı anlama gelmediğini belirtti.

Özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’daki siyasî dengelerin değişmesiyle birlikte nasyonal sosyalist modelin tasfiye edildiğini, sosyalist cumhuriyetlerle liberal demokratik cumhuriyetler arasındaki rekabetin ise Soğuk Savaş döneminin temel eksenlerinden birini oluşturduğunu ifade etti.

Türkiye’nin çok partili hayata geçiş sürecine farklı bir bakış

Kuloğlu, sohbetin Türkiye bölümünde Cumhuriyet’in kuruluş süreci ile çok partili hayata geçiş arasında bir bağlantı kurarak, Türkiye’nin Batı merkezli siyasî ve fikrî dönüşümünü tarihsel bir perspektifle ele aldı.

Türkiye’de Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte saltanat ve hilafet başta olmak üzere önceki devlet yapısına ait kurumların kaldırıldığını belirten Kuloğlu, yeni devlet düzeninin Batı’daki cumhuriyet tecrübelerinden etkilendiğini söyledi.

Çok partili hayata geçiş sürecine de değinen Kuloğlu, Türkiye’nin II. Dünya Savaşı sonrasında ortaya çıkan uluslararası bloklaşma içerisinde NATO ve Varşova Paktı eksenindeki tercihlerle karşı karşıya kaldığını anlattı. Bu dönemde çok partili sistemin Türkiye açısından önem kazandığını ifade eden Kuloğlu, Demokrat Parti’nin kuruluşunu ve 1950 seçimlerini bu tarihsel bağlam içerisinde değerlendirdi.

Kuloğlu, 1950 sonrasında Türkiye’de siyasî partilerin çeşitli dönemlerde askerî ve bürokratik müdahaleler, yargı süreçleri ve parti kapatmalarıyla karşı karşıya kaldığını belirterek, Türkiye’nin demokrasi tecrübesinin vesayet tartışmalarından bağımsız düşünülemeyeceğini söyledi.

28 Şubat’tan 15 Temmuz’a uzanan süreç

Konuşmanın önemli başlıklarından biri de 28 Şubat süreci ve 15 Temmuz darbe girişimi oldu.

Kuloğlu, Türkiye’de özellikle muhafazakâr ve Müslüman kesimlerin siyasî alanda varlık gösterme sürecini, geçmişte yaşanan parti kapatmaları ve vesayet uygulamaları üzerinden değerlendirdi. Refah Partisi ve sonrasında yaşanan siyasî gelişmelere değinen Kuloğlu, 28 Şubat sürecinin ardından siyasî hareketlerin söylem ve örgütlenme biçimlerinde değişiklikler yaşandığını anlattı.

Bu sürecin devamında Adalet ve Kalkınma Partisi’nin kendisini “muhafazakâr demokrat” bir kimlikle ifade etmesinin, Türkiye’deki siyasî sistem ile İslamî referanslar arasındaki ilişkinin yeniden tartışılmasına yol açtığını belirtti.

Kuloğlu, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişimini ise Türkiye’deki askerî ve hukukî vesayet tartışmaları açısından ayrı bir dönüm noktası olarak değerlendirdi. Ona göre 15 Temmuz sonrasında Türkiye’de daha önce farklı biçimlerde tartışılan vesayet yapılarının sorgulanması açısından yeni bir dönem ortaya çıktı.

“FETÖ meselesinden sonra daha büyük bir fikrî mesele var”

Kuloğlu, konuşmasının başlangıcında 15 Temmuz sonrasında FETÖ meselesinin artık geçmişte yürütülen tartışmalardan farklı bir aşamaya geldiğini belirterek, bundan sonraki temel meselenin daha geniş bir fikrî zeminde ele alınması gerektiğini söyledi.

Büyük Doğu-İBDA düşüncesinin burada bir öncülük rolü üstlenmesi gerektiğini söyleyen Kuloğlu, bir fikir hareketinin yalnızca yaşanan hadiseleri takip etmekle yetinmemesi, toplumun genelinin henüz fark edemediği meseleleri önceden görebilmesi gerektiğini ifade etti.

Bu noktada “ideolojik mahkûmiyet” olarak tanımladığı meseleyi gündeme getiren Kuloğlu, Müslümanların yalnızca siyasî veya idarî alanlarda değil, fikir ve dünya görüşü alanında da bağımsız bir düşünce zemini oluşturması gerektiğini söyledi.

“Siyasi bağımsızlığın yanında ideolojik bağımsızlık da gerekli”

Konuşmanın ilerleyen bölümünde Kuloğlu, Türkiye’de siyasî alanda önemli mesafeler alınmasına rağmen fikir ve dünya görüşü bakımından aynı ölçüde bağımsız bir yapı oluşturulamadığı değerlendirmesinde bulundu.

Devlet sistemlerinin yalnızca yönetim biçiminden ibaret olmadığını; eğitim, hukuk, iktisat ve diğer alanlarda birbirini tamamlayan “alt sistemler” bulunduğunu belirten Kuloğlu, bir dünya görüşünün gerçek anlamda sistemleşebilmesi için bu alanların tamamına ilişkin fikir ve çözüm üretmesi gerektiğini ifade etti.

Kuloğlu, Büyük Doğu-İBDA çizgisinin de yalnızca bir siyasî söylem olarak değil, kendi dünya görüşünün gerektirdiği sistemleri ortaya koyabilecek bir fikrî hareket olarak çalışması gerektiğini savundu.

“Demokrasi bizim neyimiz olur?” sorusu

Sohbetin son bölümünde Kuloğlu, konuşmasının temel sorusunu yeniden gündeme taşıdı: “Demokrasi bizim neyimiz olur?”

Demokrasinin toplum açısından pratik faydaları ile demokrasinin arkasındaki ideolojik zeminin birbirinden ayrılması gerektiğini belirten Kuloğlu, bir sistemin pratikte sağladığı imkânların, o sistemin fikrî temellerinin ayrıca tartışılmasına engel olmaması gerektiğini söyledi.

Özellikle Müslümanların demokrasiyle kurduğu ilişkinin sadece “özgürlük”, “seçim”, “sandık” ve “çoğunluk” kavramları üzerinden değerlendirilmemesi gerektiğini ifade eden Kuloğlu, asıl meselenin demokrasinin hangi insan ve hakikat tasavvuruna dayandığını anlamak olduğunu savundu.

Kuloğlu, konuşmasının sonunda ise Müslümanların kendi inanç ve dünya görüşleri konusunda fikrî bir altyapı oluşturması gerektiğini vurguladı. Ona göre mesele, yalnızca siyasî alanda söz sahibi olmak değil; sahip olunan dünya görüşünü kavramsallaştırmak, sistemleştirmek ve hayatın farklı alanlarına ilişkin çözüm önerileri geliştirebilecek bir fikrî bütünlüğe ulaşmak.

Katılımcılar dikkatle takip etti

Büyük Doğu Akıncıları Derneği Konya İl Başkanlığı’nda gerçekleştirilen programda Abdullah Kuloğlu’nun yaklaşık bir saatlik sohbeti katılımcılar tarafından takip edildi. Demokrasi kavramının tarihsel kökenlerinden günümüzdeki uygulamalarına, Türkiye’nin siyasî tecrübesinden fikrî bağımsızlık tartışmalarına kadar geniş bir çerçevede gerçekleştirilen sohbet, özellikle demokrasi ile İslamî dünya görüşü arasındaki ilişkinin hangi kavramsal zeminde ele alınabileceği sorusunu gündeme taşıdı.

Kuloğlu’nun konuşması, demokrasiyi yalnızca bir yönetim tekniği olarak değil, arkasında belirli bir insan, hakikat ve toplum tasavvuru bulunan bir fikir sistemi olarak inceleme çağrısı üzerine kuruldu. Sohbette ortaya konulan temel yaklaşım ise siyasî ve toplumsal meselelerin sağlıklı biçimde değerlendirilebilmesi için öncelikle bunların dayandığı fikrî zeminin anlaşılması gerektiği yönünde oldu.

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Akşam Kapanışı 4 Ağustos 2026 akşam Haber Bülteni
Bizi Takip Edin
Giriş Yap

Haber Nida ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

NİDAİ ile Sohbet Et

NİDAİ ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka asistanı

Yapay zeka yanlış bilgi üretebilir