Ercan Çifci- Araştırmacı Yazar
Modern dünya, insanı kilise merkezli fizik ötesi zincirlerden kurtardığı iddiasıyla başlattığı aydınlanma serüveninin sonunda, onu kendi zihninin ve arzularının kölesi hâline getirmiştir. Güney Kore asıllı Alman filozof Byung-Chul Han, son yirmi yılda kaleme aldığı eserleriyle bu kölelik düzeninin çağdaş mekanizmalarını en keskin şekilde ifşa eden düşünürlerden biri olarak öne çıkmaktadır. Han’ın felsefesi; panoptikonların, büyük verinin, dijital algoritmaların ve performansa dayalı neoliberal sömürünün insan ruhunu nasıl felç ettiğini izah etmede oldukça etkileyici bir dile sahiptir. Ancak bu gücün arkasında, felsefi köklerini besleyen Zen Budizmi ile modern Batı rasyonalizmi arasında sıkışmış derin çatlaklar, çelişkiler ve örtük bir toplumsal mühendislik projesi yatmaktadır. Yerli, muhafazakâr yahut batıcı aydınların bir türlü kiralık beyinden ve düşünceden kurtulamaması sebebi ile Han’ın görüşleri birer dogma halinde ilim erbaplarının eserlerine girmiştir. Bu durum fikri körlük ve kitlelerin anlam arayışını deforme edici bir yapıyı doğurmuştur.
Bu kapsamlı incelemede; Byung-Chul Han’ın tüm külliyatı ve röportajları, İslam hikemiyatı yani tasavvuf, irfan ve kelam geleneği penceresinden masaya yatırılacaktır. Yazarın moderniteyi eleştirirken düştüğü modern aklın sınırları çelişkisi, Zen Budizminin teolojik ve ontolojik açmazları ile yazarın teknolojik buhranlara karşı adeta bir Zen misyoneri gibi sunduğu seküler kurtuluş reçetesi bütüncül bir tenkide tabi tutulacaktır.
Bir Teşhis Ustası Olarak Byung-Chul Han ve Fenomenolojik Başarısı
Byung-Chul Han’ın kitaplarında kurduğu entelektüel zemin, modern insanın içine düştüğü derin ontolojik krizi tasvir etmede son derece başarılıdır. Han, 21. yüzyıl kapitalizminin biçim değiştirdiğini savunur. İnsan bedenini hizaya sokan o eski baskıcı iktidar, yerini performans toplumuna ve psikopolitikaya bırakmıştır.
Han’a göre modern özne, fizik ötesi bir efendinin baskısıyla değil, doğrudan kendi başarı arzusuyla çalışmaktadır. Yazar Yorgunluk Toplumu adlı eserinde bu durumu şu sözlerle açıklar: “Performans öznesi kendisini sömürür, ta ki tükenecek hale gelene kadar. Bu süreçte bir kendini yok etme eğilimi gösterir ki bu da kendini gerçekleştirme olarak algılanır.”(s, 22) Modern insanın “Yapabilirsin, En İyi Sensin, Sen Çok Güçlüsün!” mottosu, onun en büyük prangasıdır. Birey daha fazla üretmek, daha fit olmak, daha fazla seyahat etmek ve sürekli kendini gerçekleştirmek zorundadır. Bu durum, özneyi hem kurban hem de cellat kılan bir kendi kendini sömürme mekanizması üretir. Sonuç; depresyon, anksiyete, dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu ile nihayetlenen kitlesel bir tükenmişlik sendromudur.
Şeffaflık Toplumu ve Sürünün İçinde kitaplarında Han, dijitalleşmenin vaat ettiği özgürlüğün nasıl bir totaliter denetime dönüştüğünü gösterir. Eskiden mahkûmlar izlendiklerini bilerek baskı altında tutulurken, dijital panoptikonda insanlar kendi rızalarıyla, gönüllü olarak kendilerini ifşa ederler. Han, Psikopolitika adlı eserinde dijital iktidarın ruhu nasıl ele geçirdiğini şu şekilde vurgular: “Akıllı güç, insanların iradelerine karşı çıkmak yerine, onları kendilerine boyun eğdirmeye yönlendirir. İnsanları zorlamak yerine, onları baştan çıkarır.”(s,24) Sosyal medya beğenileri, paylaşımlar ve algoritmalar insanları tektipleştirir. Şeffaflık, güveni ve gizemi yok ederek toplumu pornografik bir çıplaklığa ve anlam aşınmasına sürükler. O’na göre “Neoliberalizm, beğendim kapitalizmidir.” Enfokrasi kitabında belirttiği üzere, bilgi artık aydınlatıcı bir unsur değil, demokrasiyi felç eden yapılandırılmış bir veri selidir.
Eros’un Istırabı ve Palyatif Toplum’da ise Han, kapitalizmin insan ilişkilerini nasıl metalaştırdığını inceler. Narsistleşen modern insan, kendi sınırlarını aşan ve onu sarsan gerçek bir “Öteki” ile karşılaşmaktan korkmaktadır. Han, Eros’un Istırabı kitabında narsisizmin aşkı nasıl yok ettiğini şu çarpıcı cümleyle ifade eder: “Narsist özne, kendisini çevreleyen dünyada yalnızca kendi gölgelerini ve yansımalarını görür.(…) Her yerde kendi gölgesinin peşinde bata çıka ilerler ve nihayetinde boğulur.”(s,10) Aşk, yerini performansa ve risksiz flört uygulamalarına bırakmıştır. Acı ise modern toplumda mutlak bir tabudur. Sürekli mutlu görünme zorunluluğu, insan ruhunun acı karşısında olgunlaşma imkânını elinden almakta ve toplumu uyuşturmaktadır.
Hikemiyat Açısından Han’ın Teşhisleri ve “Nur” İle “Dijital Işık” Ayrımı
İslam hikemiyatı, Byung-Chul Han’ın modern toplum tasvirlerini okuduğunda, bu teşhislerin hakikatini teslim eder ancak eksikliğini derhal fark eder. Han’ın felsefesi, modern insanın maruz kaldığı semptomları harika bir şekilde listeler; fakat hastalığın asıl kaynağını, yani insanın müteâl olanla, Yaratıcı ile bağının kopmasını ıskalar.
Han’ın kendi kendini sömüren özne dediği figür, İslam düşüncesindeki nefsin hevasını ilah edinen insan tipinin modern kapitalist terminolojideki karşılığıdır. İslam hikemiyatına göre insan, mutlak bağımsız bir varlık değildir. O, kuldur. Kul, özgürlüğünü Allah’a teslimiyette bulur. Modernite ise insanı Tanrılaştırarak ona sahte bir efendilik vaat etmiştir. Kendi kendinin efendisi olacağına inandırılan modern insan, neticede kendi nefsinin en vahşi kölesi hâline gelmiştir. Han’ın tasvir ettiği o bitmek bilmeyen “yapabilirsin, başarabilirsin, en iyi sensin” hırsı, tasavvuftaki nefs-i emmarenin terbiye edilmemiş, azgınlaşmış halidir. Han bu durumu toplumsal bir patoloji olarak görürken, hikemiyat bunu kalbin ölümü ve manevi mertebelerden aşağı düşüş olarak teşhis eder.
Han, Şey-Olmayanlar kitabında dijital bilginin dünyayı istila ettiğini ve nesnelerin kokusunu, ağırlığını yok ettiğini söyler. İslam irfanında ise bilgi, sadece zihni dolduran enformasyon değildir. Gerçek bilgi ilim, ilmin meyvesi ise hikmettir. İmam Gazali’nin ifadesiyle ilim, Allah’ın kulun kalbine attığı bir nurdur.
Han’ın eleştirdiği şeffaflık ve dijital ışık, sahte bir aydınlanmadır; o aslında hikemiyat dilinde bir zulmettir, yani karanlıktır. Çünkü Han’ın bahsettiği dijital ışık insanı dışarıya, eşyaya ve başkalarının bakışına mahkûm ederken; İlahi Nur insanı içeriye, kalbe ve daha derin bir boyuta yönlendirir. Han, derin tefekkür ve idrak sahasından yoksun olduğu için dijital ışığın karşısına sadece karanlığı veya gizemli olanı koyabilmektedir. Oysa sır, ancak arkasında müteâl bir Hakikat barındırdığı zaman anlamlıdır.
Zen Budist Felsefenin Açmazları, Mezhepsizliği ve Tanrısızlığı
Byung-Chul Han, Batı dünyasına reçete olarak sürekli Uzak Doğu’nun, bilhassa Zen Budizminin kavramlarını sunar. Ancak Han’ın savunduğu ve modern buhranlara ilaç olarak sunduğu Zen Budizmi, tarihsel ve teolojik olarak incelendiğinde derin ontolojik zaaflarla maluldür. Dahası Han, geleneksel Budizm’i bile yapı söküme uğratarak adeta seküler, Tanrısız, kuralsız ve mezhepsiz bir Zen kurgulamaktadır.
Kadim Budizm, her ne kadar ilahi dinlerdeki gibi bir yaratıcı Tanrı figürüne merkezde yer vermese de, evrensel bir ahlaki yasa olan Karma’ya, reenkarnasyon döngüsüne ve mutlak kurtuluş olan Nirvana’ya inanır. Kadim Budizm’in derin bir kozmolojisi, manastır kuralları ve çilecilik disiplini vardır.
Ancak Zen Budizmi, bu kadim geleneksel yapıyı tamamen eritmiştir. Zen; ayinleri, kozmolojiyi, ahlaki dogmaları ve kutsal metin hiyerarşisini reddeder. Bu yönüyle Zen, Budizm’in içindeki en mezhepsiz, kuralsız ve merkezsiz oluşumdur. O, aşkın bir hakikate dayanmaz; tam aksine mutlak bir boşluk üzerine kuruludur. Han, Zen Budizm Felsefesi adlı erken dönem çalışmasında bu durumu açıkça itiraf eder ve Zen’in mutlak bir hiçlik ve içsel boşluk deneyimi olduğunu savunur. İslam kelamı ve ontolojisi açısından bakıldığında, Zen’in bu boşluk vurgusu açık bir nihilizmdir. Evreni var eden, her an yaratan ve Varlığı kendinden olan Mutlak Varlık dışlandığında, geriye kalan boşluk insan ruhunu teskin edemez, aksine onu varoluşsal bir hiçliğe gömer.
Zen Budizmi, nesneleri ve olayları oldukları gibi kabul etmeyi, yargılamamayı ve zihni boşaltmayı öğütler. Bu anlayışta iyi ve kötü, doğru ve yanlış gibi ahlaki kategoriler nihai kertede aşılması gereken illüzyonlardır. Han, Tefekkür Yaşamı Ya da Eylemsizlik Üzerine kitabında şöyle yazar: “Eylemsizlik, hiçbir şey yapmamak anlamına gelmez; aksine eylemin kendi içine dönmesi, kendisini dayatmayı bırakmasıdır.”(s, 22-23)
İslam hikemiyatı ise iyiliği emretmek, kötülükten menetmek ilkesini merkeze koyar. Dünyada zulüm, adaletsizlik ve sömürü varken zihni boşaltıp fildişi kulede oturmak, kötülüğe rıza göstermektir. Zen’in ahlaki mezhepsizliği ve müteal bir varlığa bağlı şeriatının olmayışı, onu modern kapitalizmin vahşetine karşı etkili bir direniş odağı olmaktan çıkarır; aksine onu sömürülen işçilerin hafta sonu rahatlamasını sağlayan bir kurumsal yoga aparatına dönüştürür.
Byung-Chul Han’ın Yöntemsel Çelişkisi: Moderniteyi Modern Akılla Eleştirmek
Byung-Chul Han’ın külliyatında ve entelektüel duruşunda gözlemlenen en büyük çatlak, teorize ettiği radikal sistem karşıtlığı ile bu eleştiriyi yaparken kullandığı küresel kapitalist mekanizmalar arasındaki derin samimiyet krizidir. Han, modern özneyi dijital panoptikonda gönüllü olarak kendini sergileyen bir kurban olarak tanımlarken, kendisi de modern medyanın ve küresel yayıncılık piyasasının en popüler tüketim nesnelerinden (pop-filozof) biri haline gelmiştir. Han’ın felsefi metodolojisindeki en büyük paradoks, moderniteyi, rasyonalizmi ve aydınlanma aklını yine modern aklın kavramsal enstrümanlarıyla eleştirmeye çalışmasıdır.
Han, modern insanın aklıyla her şeyi şeffaflaştırmasını, hesaplanabilir kılmasını eleştirir. Fakat kendisi de bu eleştiriyi yaparken son derece analitik, kategorize edici ve rasyonel bir dil kullanır. Akla karşı çıkarken yine aklın mahkemesine başvurmak, felsefi bir çıkmaz sokaktır. Çünkü modern akıl, doğası gereği sekülerdir ve her şeyi sekülerleştirmek üzere kurgulanmıştır. Müteâli bir istinat noktasına sahip olmayan bir akıl, ne kadar radikal eleştiriler yaparsa yapsın, yine eleştirdiği sistemin sınırları içinde kalmaya mahkûmdur. Han’ın kitapları, modernitenin hapishanesindeki duvarların ne kadar kalın olduğunu çok iyi anlatır ama o hapishanenin kapısını açacak anahtara sahip değildir; çünkü anahtar, o hapishanenin dışındaki bir âlemden gelmek zorundadır.
Han, verdiği röportajlarda kendisinin akıllı telefon kullanmadığını, bahçesinde toprakla uğraştığını, piyano çaldığını anlatarak mistik, çileci bir bilge imajı çizer. Ancak bu anti-teknolojik ve anti-modern bilge, kitaplarını küresel kapitalizmin en büyük dağıtım ağları üzerinden satmakta, akademik unvanlarını ve modern medyanın sunduğu görünürlüğü sonuna kadar kullanmaktadır. Dijitalleşmeyi yerin dibine sokarken, dijital dünyada bir entelektüel ikon olarak tüketilmeye rıza göstermektedir. Bu durum, eleştirdiği sistemle kurduğu ortak yaşamsal ilişkiyi ve samimiyet krizini gözler önüne serer.
Han, Yorgunluk Toplumu’nda insanın sürekli üretmek ve tüketmek zorunda bırakıldığı neoliberal çarkı lanetler. Ne var ki, yazarın kendisi bu çarkın en verimli üreticilerinden biridir. Neredeyse her yıl, 80-100 sayfalık, okunması ve tüketilmesi son derece kolay, adeta “fast-food felsefe” formunda kısa kitaplar piyasaya sürer. Sistemin dışına çıkmayı, eylemsizliği ve durmayı (Tefekkür Yaşamı) kutsayan bir düşünürün, kapitalist yayıncılık piyasasının hız ve üretim mantığına bu denli kusursuz uyum sağlaması yapısal bir samimiyet krizidir. Han, kapitalizmin yarattığı hasardan şikâyet eden kitlelere yine kapitalist pazarın raflarından felsefi teselliler satmaktadır.
Ayrıca Güney Kore doğumlu olmasına rağmen Han’ın felsefi referanslarının neredeyse tamamı (Platon, Levinas, Hegel, Heidegger, Nietzsche, Foucault, Benjamin) Batı düşünce geleneğine dayanır. Kendi fikirlerini onların fikirleri üzerinden ve zaman zaman yapısöküme uğratarak kurmaya yahut anlatmaya çalışır. Her kitabında kelime olarak farklı fakat anlam olarak neredeyse sürekli aynı şeyleri tekrar eden bir modernlik eleştirisi vardır. Bu eleştiriler “orijinal bir şey üretmekten aciz” bazı muhafazakâr aydınlar ve modernlik karşıtı kimseler için “vay be!” halidir. Oysa Han, Uzak Doğu, Mezopotomya, Afrika ve İslam Coğrafyasında ki kültürel etkinliklere, fikir ve aksiyon eserlerine neredeyse kördür. Bu durum ciddi anlamda küresel çaptaki kültürel çeşitliliği ve Batı dışı toplumların görüşlerini değersizleştirme anlamı taşır.
Bir Toplumsal Mühendislik Projesi Olarak “Zen Misyonerliği”
Han, moderniteyi eleştiriyor gibi görünürken örtük bir Zen Budist misyonerliği yapmakta ve yapısal bir toplum mühendisliğine soyunmaktadır. Han, zenginleşen ama ruhsal buhrana giren modern bireye kurtuluş reçetesi olarak Zen Budist tefekkürü sunar. Ancak sunduğu bu Zen, insanı sisteme karşı radikal bir ahlaki duruşa veya toplumsal bir direnişe çağırmaz. Han, Zamanın Kokusu’nda zamanın ritmini kazanması için tefekkür alanları açmaktan bahsederken aslında neoliberalizmin ezdiği beyaz yakalılara bir “hafta sonu arınma seansı” vaat etmektedir.
Modern kapitalizm ve teknolojik hız, bireylerde korkunç manevi buhranlar, anlamsızlık girdapları ve panik ataklar üretmektedir. Büyük servetler edinen ama ruhu aç kalan modern elitler ve beyaz yakalılar, kendilerini kurtaracak bir teselli aramaktadır. Han, tam bu noktada devreye girer. O, insanlara dinlerin talep ettiği sorumlulukları, ibadetleri, helal-haram sınırlarını yüklemez. Onun sunduğu Zen anlayışı; hesap vermeksizin, tövbe etmeksizin, hayat tarzını kökten değiştirmeksizin, sadece durarak, eylemsizleşerek ve zihni boşaltarak kurtulmayı vaat eder.
Han, Zamanın Kokusu kitabında modern zaman krizini aşmak için şu çözümü sunar: “Zamanın ritmini yeniden kazanması, sadece hızın azaltılmasıyla değil, zamanın kendi içine dönebileceği tefekkür alanlarının açılmasıyla mümkündür. (…)Derin can sıkıntısının efsunu, vita activa’nın vita contemplativa’yı eleştirel kutbuna dâhil etmesiyle ve tekrar onun emrine girmesiyle kırılabilir ancak.”(s, 92) Bu söylem, egemen güçler için hiç de tehlikeli değildir. Aksine, kitlelerin öfkesini ve sisteme karşı geliştirebileceği devrimci veya hakiki manevi direnişleri pasifize eden, onları kendi içsel boşluklarında oyalayan seküler bir afyondur.
Sistemin adaletsizliğini kökten değiştirecek aşkın bir hukuk (şeriat) veya toplumsal bir eylem önermediği için, onun “eylemsizlik” felsefesi egemen güçleri asla rahatsız etmez. Aksine Han’ın Zen misyonerliği, modern kölelerin çarkın içinde kalmaya devam edebilmeleri için ruhlarını sakinleştiren, onları pasifize eden seküler bir afyona dönüşür. Bu durum, onun muhalif duruşunun altını tamamen boşaltır.
Han’ın röportajlarında yansıyan elitist yaşam tarzı ile savunduğu radikal kopuş arasında da bariz bir çelişki vardır. Berlin Sanat Üniversitesi’nde profesörlük yapan, modern burjuva toplumunun sunduğu tüm akademik ve ekonomik konfor alanlarına sahip olan bir düşünürün, kitlelere “dünyadan elini eteğini çekmiş bir keşiş” edasıyla seslenmesi inandırıcılık sorununa yol açar. Güzeli Kurtarmak kitabında pürüzsüz dijital estetiği eleştirirken, kendi entelektüel imajını son derece pürüzsüz, stilize ve estetik bir pazarlama nesnesi olarak koruması da bu krizin bir diğer boyutudur. Bu yönüyle Han, modernitenin hapishanesinde konforlu bir odada oturup hapishanenin duvarlarını eleştiren ama kapıyı açıp dışarı çıkmaya da cesaret edemeyen bir entelektüel portresi çizmektedir.
Ve son olarak Han her türlü sapkınlığı da yine Zen anlayışı ile birleştirip meşrulaştırır; “Zen Budizm, dünyaya olan güveninden dolayı özel anlamda bir ‘dünya dini’ olabilir. Zen Budizm, ne dünyadan bir kaçışı ne de dünyanın olumsuzlanmasını bilir. ‘Kutsallık yoktur’ Zen sözü, her türlü olağanüstü ve dünya dışı uzamı olumsuzlar. Sıradan bir buradaya dönme eylemini dile getirir. /Aynı çatı altında/ fahişeler, yonca çiçekleri ve ay/hep birlikte uyuyordu./”(Zen Budizm Felfefesi, 29)
İslam Hikemiyatı Açısından Gerçek Çözüm: Halvet Der Encümen
Byung-Chul Han’ın Zen Budizmi üzerinden çözmeye çalıştığı tüm modern krizler, İslam hikemiyatında yüzyıllar öncesinden çok daha sağlam, tutarlı ve dengeli bir şekilde çözüme kavuşturulmuştur. İslam, insanı ne modernitenin vahşi aktivizmine terk eder ne de Zen’in mutlak pasivizmine ve eylemsizliğine mahkûm eder.
Han, kurtuluşu neredeyse hiçbir şey yapmamakta, eylemi durdurmakta arar. O Tefekkür Yaşamı adlı eserinde “Yalnızca eylemsizlik bizi özgürleştirir, hatta zamandan kurtarır.”(s,83) Oysa İslam irfanının en temel ilkelerinden biri Halvet der Encümendir. Bu ilke, insanın bedenen halkın içinde, pazarda, iş yerinde, teknolojinin ortasında üretim yaparken; kalben Allah ile beraber olması demektir.
Müslüman, dünyadan elini eteğini çekip bir Zen manastırına veya kendi fildişi kulesine sığınarak kurtulmaz. O, hayatın tam merkezinde, adaletle iş görürken kalbini korur. Han’ın iddia ettiğinin aksine, teknolojinin ve servetin getirdiği buhranların ilacı eylemsizlik değil, eylemlerin niyet ile ibadete dönüştürülmesidir.
Zen Budizmi, meditasyonla zihni boşaltmayı hedefler. İslam hikemiyatında ise hedef boşluk değil, doluluktur. Kalp, fıtratı gereği boş kalamaz; eğer siz onu ilahi olanla doldurmazsanız, modernite orayı enformasyon çöplüğüyle doldurur. Kalbin yorgunluğunun ve tükenmişliğinin tek ilacı, zihni sıfırlamak değil, kalbi asıl sahibine teslim etmektir: “Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle huzur bulur.” (Ra’d, 28). Zikir, insanı anlamsız hızın ve kapitalist kaygının pençesinden çıkarıp, onu zamansız ve mekânsız olan Mutlak Varlık’a bağlar.
Han’ın neoliberalizmin başarı çılgınlığına karşı önerebildiği yegâne şey tembellik veya oyalanma sanatıyken; İslam hikemiyatı Zühd (dünyaya kalben bağlanmamak) ve Kanaat (elindekiyle yetinip hırsı terk etmek) kavramlarını sunar. İslam, servet edinmeyi mutlak olarak yasaklamaz, ancak servetin kalbe girmesini yasak eder. Servet elde temiz kullanılır, zekat ve sadaka ile taçlandırılırsa bereket, muhabbet olarak kalbe girerse buhran olur. Modern insanın yaşadığı tükenmişliğin ilacı, işi gücü bırakıp yatmak değil; elinden gelen tüm gayreti gösterdikten sonra sonucu Allah’a bırakmak, yani tevekkül etmektir. Tevekkül, insanı psikolojik depresyonlardan ve gelecek kaygısından koruyan en büyük zırhtır.
Pürüzsüzlük Pornografisine Karşı “El-Cemîl” ve Mutlak Estetik
Byung-Chul Han’ın Güzeli Kurtarmak (Rettung des Schönen) adlı eserinde sergilediği estetik eleştirisi, dijital kapitalizmin insan algısını nasıl sığlaştırdığını anlama noktasında güçlü bir fenomenolojik tespittir. Han, günümüz dünyasını “pürüzsüzlük estetiği” olarak tanımlar. Ona göre akıllı telefonların ekranlarından Jeff Koons’un heykellerine, pürüzsüz epilasyonlu bedenlerden sosyal medya filtrelerine kadar her şey pürüzsüzdür. Bu pürüzsüzlük, hiçbir dirençle karşılaşmak istemeyen, negatifi ve acıyı dışlayan modern insanın konfor arayışıdır. Han şöyle der: “Pürüzsüz olan, hiçbir sarsıntıya ve altüst oluşa izin vermez. O, sadece beğeni (like) toplar. Güzeli kurtarmak, onun sarsıcı, yaralayıcı ve başkalık barındıran doğasını kurtarmaktır.”(s, 3)
Ancak Han, bu sarsıcı güzelliği kurtarmaya çalışırken yine aşkın boyuttan yoksun, seküler bir estetiğin sınırlarında kalır. Bu analizi İslam sanat ve estetik anlayışı ve özellikle Salih Mirzabeyoğlu’nun sistemleştirdiği İbda Estetiği ve onun radikal modernite karşıtlığı üzerinden okumak, Han’ın felsefi tıkanıklığını ve İslam hikemiyatının bu husustaki mutlak üstünlüğünü gözler önüne serer.
Byung-Chul Han, modern estetiğin nesneleri sadece birer tüketim ve haz nesnesine dönüştürdüğünü, güzelliğin içindeki “gizem” ve “mesafe” duygusunun yok edildiğini savunur. Nesneler pornografik bir çıplaklıkla sergilenmektedir. Ancak onun pornografiye bakışı oldukça farklıdır. Eros’un Istırabı adlı eserinde mealen şöyle der; “Pornografi aşkı ahlaksızlaştırdığı için değil, onu pürüzsüzleştirip tecrübe edilmez kıldığı için Eros’un ölümüdür.”(s,27)
İslam hikemiyatında estetik, kulun kendi keyfi beğenisine veya nesnenin yüzeysel pürüzsüzlüğüne indirgenemez. İslam estetiğinin nirengi noktası “Şüphesiz Allah güzeldir, güzelliği sever” hadis-i şerifidir. Güzellik, Allah’ın El-Cemîl isminin kâinattaki tecellileridir. Dolayısıyla Müslüman sanatçı için güzel, tüketilecek bir meta değil, insanı hayrete ve secdeye götüren bir tefekkür vesilesidir.
Han, dijital estetiğin ruhtan yoksun olduğunu söylerken haklıdır; ancak ruhi olanın yerine sadece Zen benzeri bir “boşluk” veya “mesafe” koyabilmektedir. İslam irfanında ise estetiğin arkasındaki güç, El-Bâtın (gizli olan) ile Ez-Zâhir (görünen olan) arasındaki mükemmel dengedir. İslam sanatı (örneğin hat veya ebru), pürüzsüz bir tüketim nesnesi değil, görünenden görünmeyene açılan bir menfezdir. Bu çerçevede İslam’dan beslenen İbda Estetiği, modernitenin getirdiği tüm ruhsuzlaştırma operasyonlarına karşı radikal, tavizsiz ve inkılapçı bir başkaldırıdır. O, güzelliği bir lüks veya süs olarak görmez; onu “Hakikatin görünüşü” ve aksiyonun motor gücü olarak tanımlar. Mirzabeyoğlu’nun Şiir ve Sanat Hikemiyatı adlı eserinden “Yücelikte “fikir– diyalektik” ve “ahlâk–aksiyon”, yani şekil, maddeye üstün gelir; “güzel” ise, “duyulur–hissedilir” unsura daha çok yer verir… Güzelliğin özü, fikir ve ahlâkta kavranabilir tipte bulunur…” (s, 191)
Byung-Chul Han, Güzeli Kurtarmak kitabında modernitenin güzelliği yok edişini melankolik bir dille, adeta hüzünlü bir seyirci gibi izler ve şikâyet eder. İbda estetiği ise modernitenin bu sığlığını, pürüzsüz tüketim çılgınlığını ve ruhsuz materyalizmini “İslam Tefekkürü ve İslam Tasavvufu” süzgecinden geçirerek aktif bir taarruzla mahkûm eder. Bu terkibe göre estetik, insan ruhunun Mutlak Ölçü‘ye (İslam’a) olan aşkının ve hasretinin dışa vurumudur. Modernite, insanı müteâl hedeflerinden kopararak onu yeryüzüne, maddeye ve kendi nefsine (pürüzsüz tenine ve ekranına) hapsetmiştir. İbda estetiği, bu hapishaneyi entelektüel aforizmalarla süslemez; onu kökten yıkmayı hedefler.
Han, modern pürüzsüzlük estetiğinin acıyı ve olumsuzluğu dışladığını, bunun da sanatı öldürdüğünü söyler. Gerçek güzelliğin insanı yaralaması, sarsması gerektiğini belirtir. Bu tespit, tasavvuf estetiğindeki “Çile” kavramıyla çarpıcı bir paralellik gösterir gibi görünse de, temelde diyalektik bir uçurum barındırır. Çünkü tasavvufi estetikte çile, entelektüel bir fantezi veya estetik bir dekor değildir. Çile, fikrin ve ruhun doğum sancısıdır. Necip Fazıl’ın “Anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış / Marifet bu, gerisi çelik çomakmış” dizelerinde ifadesini bulan sanatsal arayış, insanı sarsan ve yaralayan en büyük “olumsuzluk” ve çile tecrübesidir.
Han, acıyı ve yaralanmayı savunur ama bu acının insanı nereye ulaştıracağını söyleyemez; çünkü onun Zen Budist arka planı acıyı sadece bir “boşluk” deneyimi olarak görür. İslam diyalektiğinde ise acı ve çile, insanı kendini aşmaya (aşkınlığa) ve Allah’a doğru müteâl bir hicrete zorlayan ilahi bir kamçıdır.
Han’ın estetik eleştirisi nihayetinde yine burjuva salonlarında, steril akademik çevrelerde tüketilen bir “tarz” olmaktan öteye geçemez. Pürüzsüzlüğü eleştiren yazarın kitap kapakları bile son derece pürüzsüz, minimalist ve tam da eleştirdiği dijital pazarın beğeni algısına hitap edecek şekilde tasarlanmıştır. Bu, onun örtük toplumsal mühendisliğinin estetik boyutudur: Sistemi eleştirerek sistemden beslenmek.
İbda Estetiğinin Radikal Duruşu
İbda estetiği bir “Savaşçı Estetiğidir”. Modernitenin insanı makineleştiren, ruhsuzlaştıran, estetik ameliyatlarla ve dijital filtrelerle sahteleştiren yapısına karşı bir “Ruhçuluk” kalesidir. Bu estetik anlayış modernitenin aklını ve onun ürettiği estetik normları kökten reddeder. Zira modern estetik, insanı kendi nefsine taptıran sahte bir büyücülüktür.
Mirzabeyoğlu, modernitenin bu sahte büyüsünü bozmanın yolunun, zihni boşaltıp bir çay seremonisinde oyalanmak değil, ilahi hikmetle donanmış radikal bir estetik ve fikri taarruz olduğunu savunur. Han güzeli “kurtarmaktan” bahsederken pasif bir korumacılık yapar; İbda ise güzeli “yeniden fethin” peşindedir.
Byung-Chul Han, Güzeli Kurtarmak eseriyle modernitenin pürüzsüz, steril ve acısız sığlığını çok iyi deşifre etmiştir. Ancak reçete noktasında aşkın bir nirengi noktasına sahip olmadığı için, eleştirdiği modern aklın ve sekülerliğin sınırlarına çarpıp geri dönmüştür.
İslam estetik felsefesi ve onun aksiyonel zirvesi olan İbda Estetiği, Han’ın teşhis ettiği pürüzsüzlük pornografisini sadece eleştirmekle kalmaz; insanı El-Cemîl olan Allah’a bağlayarak güzelliğe hakiki ruhunu yeniden kazandırır. Han’ın melankolik eylemsizliğine karşı İbda, modernitenin ruhsuzluğuna karşı çileyle yoğrulmuş, aşkın ve inkılapçı bir estetik başkaldırıyı temsil eder. Güzellik, Han’ın zannettiği gibi boşlukta durarak kurtarılamaz; o ancak Mutlak Ölçü’nün ışığında, moderniteyle cepheden savaşarak yeniden fethedilebilir.
Cinsiyetsizlik, Fuhuş ve Ahlaki Çürümeye Karşı Aynayı Ters Tutmak
Han, Eros’un Istırabı ve Palyatif Toplum kitaplarında pornografiyi, narsisizmi ve cinselliğin metalaşmasını eleştirir. Ancak onun eleştirisi ahlaki, fıtri veya kutsal bir zemine dayanmaz. Han, fuhşun veya cinsiyetsizliğin yaygınlaşmasını, insanın “fıtratına ve yaradılış gayesine yapılan bir saldırı” olarak görmez; o bunu sadece “kapitalizmin tüketim mantığının estetik bir kusuru” olarak okur.
Han için sorun, bu sapkınlıkların ahlaken yanlış olması değil, “Öteki” ile olan aşkı sığlaştırması ve pürüzsüzleştirmesidir. Kutsalın, ailenin ve fıtratın korunmasına dair hiçbir radikal cümle kurmaz. Cinsiyetsizlik politikaları küresel ölçekte insanlığı tehdit ederken, Han bu barbarlığa karşı net bir ahlaki barikat kurmaktan kaçınır; çünkü ahlakı ve şeriatı (hukuku) dışlayan bir mezhepsizlik havzasından konuşmaktadır.
Oysa İslam hikemiyatında ahlak, estetikten ayrılmaz. Fuhuş, cinsiyetsizlik ve fıtrata müdahale, toplumsal bir mühendislik projesi olarak insanın “Ahsen-i Takvim” (en güzel kıvam) üzere yaratılmış doğasını bozma girişimidir. İbda estetiğinde ahlak, güzelliğin ve hakikatin koruyucu zırhıdır. Han, modernitenin bu ahlaki barbarlığına karşı güçlü bir ses çıkaramaz; çünkü modern aklın ürettiği “özgürlükçü/seküler” paradigmaya göbekten bağlıdır ve kutsal bir sınır çizgisi (helalharam) çizme yetisinden yoksundur.
Han’ın duruşundaki en büyük samimiyet krizi, dünyadaki bu kitlesel barbarlık ve çürümeyle entelektüel bir “seyirci” olarak ilişki kurmasıdır. Dünyada insanlar emperyalist bombalar altında can verirken veya dijital algoritmalarla nesilleri iğdiş edilirken, Han Berlin’deki stüdyosunda piyano çaldığını, akıllı telefon kullanmadığını anlatarak aristokratik bir tatmin yaşar.
Onun felsefesi, modernitenin vahşetinden bunalan ama rahatını da bozmak istemeyen burjuva entelektüelleri için harika bir “seküler sığınaktır”. Kitlelerin küresel barbarlığa karşı duyduğu öfkeyi, Zen bahçelerinde çay içmeye veya eylemsizliğe yönlendirerek pasifize eder. Bu yönüyle Han, emperyalizme karşı bir tehdit değil, emperyalizmin ürettiği buhranları yumuşatan, sistemi ayakta tutan örtük bir toplumsal mühendislik aparatıdır.
Sonuç: Patoloji Analizinde Mahir, Tedavide Aciz Bir Filozof
Byung-Chul Han, modernitenin röntgenini çekmede çağımızın en mahir düşünürlerinden biridir. Onun kitapları, içinde yaşadığımız dijital hapishanenin duvarlarını görünür kılmak açısından her entelektüel için ufuk açıcıdır. Ancak Han, çektiği röntgenin ardından reçete yazmaya kalkıştığında çuvallamaktadır. Moderniteyi yine modern aklın sınırları içinden eleştirmesi, onu kavramsal bir döngüselliğe hapsetmiştir. Bu hapishaneden çıkış için sunduğu Zen Budizmi ise teolojik olarak Tanrısız, ahlaki olarak mezhepsiz ve ontolojik olarak nihilist bir boşluktan ibarettir. Han, bu boş modern elitlerin manevi buhranlarına bir pansuman gibi sunarak, aslında farkında olmadan seküler bir toplumsal mühendisliğe ve kapitalizmin ruhsal rehabilitasyon sürecine hizmet etmektedir.
İslam hikemiyatı ise, Han’ın feryat ettiği tüm buhranlara çok daha köklü çözümler sunar. İnsanı kendi kendinin sömürgeni olmaktan kurtarıp Allah’a kul yaparak özgürleştiren; zihnini hiçliğin karanlığıyla değil, Zikrullah’ın nuruyla dolduran; onu hayattan kaçmaya değil, Halvet der Encümen sırrıyla hayatın içinde ahlaki bir özne olmaya çağıran İslam irfanı, modernitenin buhranlarına karşı yegâne ve sahici sığınaktır. Han’ın felsefesi bir çığlıktır; ancak bu çığlığın dikey boyuttaki yankısı ve şifası yalnızca kadim hikmet pınarlarında mevcuttur.
Han; Yorgunluk Toplumu, Şeffaflık Toplumu, Palyatif Toplum ve Enfokrasi gibi eserlerinde sürekli olarak moderniteyi, dijitalleşmeyi ve kapitalizmi “ne olmadığı” ve “neyi bozduğu” üzerinden eleştirir. Ancak tüm külliyatı tarandığında, yazarın önümüze koyabildiği pozitif, inşa edilmiş, yapısal bir “ideal toplum” modeli yoktur.
Bu yaklaşım “karşıdakinin eksisini söylemekten ibarettir.” Sadece negatifi, hatayı ve patolojiyi söyleyerek bir alternatif inşa etmemek, felsefi olarak mevcut olanı gizlice yaşatmaya ve tahkim etmeye yarar. Felsefede ve sosyolojide bir sistemi yıkıcı bir alternatif üretmeden sürekli eleştirmek, o sistemi yıkmaz; aksine onun sınırlarını netleştirerek ömrünü uzatır. Han, modern insanın dijital hapishanesini o kadar kusursuz tasvir eder ki, okuyucuda “Bu sistemden kaçış yok, her şey kuşatılmış” hissi, yani derin bir nihilizm ve çaresizlik üretir. Karşının eksisini söylemekle yetinmek kitlelerin öfkesini dindirip onları sisteme entegre eden, yani olunanı (mevcut kapitalist vahşeti) yaşatan felsefi bir subaptır.
Byung-Chul Han’ın entelektüel pozisyonu ve duruşu, tam da bu noktada emperyalizmin, küresel barbarlığın ve modern ahlaki yozlaşmanın (fuhuş, cinsiyetsizlik ve kutsalın tasfiyesi) karşısında yapısal bir felç durumunu ifşa eder. Han, modernitenin semptomlarını kâğıt üzerinde çok estetik biçimde tasvir etmesine rağmen, sıra bu yapısal vahşete karşı ahlaki ve fiziki bir barikat kurmaya geldiğinde mutlak bir eylemsizlik ve kaçış felsefesine sığınır.
Han, Tefekkür Yaşamı ve Zamanın Kokusu eserlerinde modern insanın kurtuluşunu adeta dünyadan elini eteğini çekmekte, yavaşlamakta ve “Wu-Wei” (eylemsiz eylem) prensibinde arar. Dünyada her geçen gün artan emperyalist işgaller, soykırımlar ve küresel barbarlık karşısında Han’ın felsefesi hiçbir operasyonel veya devrimci değer üretmez. Çünkü onun arkasını yasladığı Zen Budist zemin, dünyayı ve üzerindeki çatışmaları aşılması gereken birer “illüzyon” (Maya) olarak görür. Zulme karşı aktif bir savaş açmak yerine, zihni boşaltıp fildişi kulede oturmayı kutsar.
İslam irfanı asla pısırık bir mistisizm değildir. Kötülüğe ve zulme karşı “cihad”(hem nefisle hem de zalimle mücadele) emreder. Fikir ve estetik idrak, eğer emperyalist barbarlığın surlarında bir gedik açmıyorsa, sadece entelektüel bir gevezeliktir. Han, emperyalizme karşı cephe alamaz; çünkü onun felsefesi savaşçı ve inkılapçı ruhu tasfiye edilmiş, evcilleştirilmiş bir Uzak Doğu mistisizminden ibarettir.






















