TÜRKİYE’DE YAKIN DÖNEM LGBTQ+ SAPKINLIĞININ TARİHİ

featured
Google'da Abone Ol
0
Paylaş

Bu Yazıyı Paylaş

veya linki kopyala

Ercan Çifci  – Araştırmacı Yazar

Türkiye’de sivil toplum maskesi altında faaliyet gösteren marjinal cinsel hareketlerin ve yapıların kurumsal serüveni, popüler tarih yazımında veya ana akım mecralarda iddia edildiği gibi son birkaç on yılın, küreselleşmenin ya da internet çağının ani bir türevi değildir. Bu sığ yaklaşım, sosyolojik hafızayı felç eden ve devletin idari-hukuki serüvenini bütünüyle ıskalayan derin bir tarihi yanılgıdır. Karşımızda duran yapısal tablo, kökleri Cumhuriyet’in ilk yıllarına hatta imparatorluğun son dönemindeki kontrolsüz modernleşme ve taklitçilik hamlelerine kadar uzanan yüzyıllık bütüncül bir tarihi sürekliliğin, stratejik ittifakların ve kırılmaların ürünüdür.

1930’lar ve 1940’lar: Batılılaşma ve Hukuki Boşluklar

Türkiye Cumhuriyeti, 1926 yılında yeni Türk Ceza Kanunu’nu (TCK) yürürlüğe koyarken, cinsel alandaki marjinal pratikleri ve ahlaki kırılmaları doğrudan engelleyecek yerli, milli ve manevi bir koruma duvarı inşa etmek yerine, Batı dünyasından mekanik bir mevzuat iktibası (kopyalama) yoluna gitmiştir. Osmanlı İmparatorluğu’nun Tanzimat reformları döneminde Fransız Code Pénal’inden aynen çevrilerek mevzuata geçirdiği yasal miras, yeni rejimin hukuk elitleri tarafından da köklü bir revizyona uğratılmadan devralınmıştır. Hukuk tarihi ve akademik incelemelerin en zayıf kaldığı, popüler ezberlerin ise bilinçli bir körlükle yaklaştığı temel çelişki tam olarak buradadır: Kanun metninde cinsel sapkınlık türlerine yönelik doğrudan, net ve caydırıcı bir ceza maddesinin yer almaması, sanıldığı gibi hak temelli bir “özgürlük veya ilerleme” hamlesi değildir.

Yeni rejim, toplumsal dokuyu ve aile yapısını anayasal ve yasal düzeyde doğrudan koruyacak berrak bariyerler koymak yerine; “mugayir-i âr ve hayâ” (ahlaka ve hayâya aykırı) veya “genel adap” gibi ucu açık, muğlak ve yoruma muhtaç idari kavramlarla yetinmiştir. Bu yasal gevşeklik, cinsel sapkınlığı engelleyecek hukuki ve cezai duvarları baştan zayıflatmış; marjinal yapıların kamusal görünürlük kazanamasalar dahi, yeraltında sinsi bir şekilde kök salması için hukuki boşluk alanı meydana getirmiştir.

Bu yasal boşluğun ve caydırıcılıktan uzak sistemin toplumsal maliyeti, özellikle İsmet İnönü dönemlerinde (1938-1950) radikal bir içtimaî çözülme ve yeraltı ekonomisi olarak somutlaşmıştır. İkinci Dünya Savaşı’nın sebep olduğu ağır ekonomik buhran, karne uygulamaları, karaborsacılık ve Anadolu’dan büyük kentlere akan kontrolsüz, güvencesiz göç dalgası, toplumsal ahlak savunmasını zayıflatmıştır. Bu sosyo-ekonomik iklimde, Çarlık Rusya’sının çöküşüyle birlikte İstanbul’a dalgalar halinde sığınan Beyaz Rus mülteciler ile kentteki yerleşik Rum ve Ermeni azınlıkların elinde tuttuğu kozmopolit eğlence sektörü, sinsi bir toplumsal dejenerasyonun lokomotifi olmuştur. Beyoğlu, Galata, Karaköy ve Şişli aksında konuşlanan tavernalar, birahaneler, batakhaneler ve gizli randevuevleri; yabancı ve gayrimüslim unsurların organize ettiği sistemli bir fuhuş şebekesinin merkezine dönüşmüştür.

Cezaların caydırıcı olmaktan son derece uzak olması, fuhuş baronlarına ve batakhane işletmecilerine kesilen komik para cezaları ve bürokratik denetimsizlik, bu yeraltı ekonomisini engellemek bir yana, adeta teşvik etmiştir. Devletin milli bir kimlik inşası peşinde koşarken kamusal ahlakı ve sokak güvenliğini koruma noktasında düştüğü bu idari zafiyet, İstanbul’un göbeğinde kozmopolit bir bataklık yaratmıştır. Sadece heteroseksüel yozlaşma değil, her türlü cinsel sapkınlık ifadesini karşılayan marjinal pratikler de bu taverna localarında, pansiyon köşelerinde ve birahane mahzenlerinde parayla manipüle edilebilen, rüşvet ağlarıyla korunan birer sığınak bulmuştur. Dolayısıyla, günümüzdeki kurumsal yapıların zeminini teşkil eden ahlaki çözülme ve gettolaşma kültürü, son birkaç on yılın ithal bir ürünü değil; Erken Cumhuriyet döneminde Batı hukukunun körü körüne taklit edilmesi ve kozmopolit azınlık şebekelerinin fuhşu bir sektör haline getirmesiyle atılan yüzyıllık temellerin bir neticesidir.

1960-1970’ler: Gazino Sektörü, Taverna Yozlaşması ve Erotik Sinema Furyası

1961 Anayasası’nın getirdiği görece liberal sivil alan ve dernek kurma serbestisi, 1960’lar ve 1970’ler Türkiye’sini keskin bir siyasi kutuplaşmanın, sokak çatışmalarının ve ideolojik kamplaşmaların eşiğine getirmiştir. İçtimai çelişkilerin ve anti-emperyalist kavgaların mutlaklaştırıldığı bu kaotik dönemde, yükselen sol ve sağ fraksiyonlar cinsel yönelim meselelerine sistemli bir hak alanı olarak bakmamıştır. Özellikle İslami gruplar ve sol hareketler, eşcinselliği “kapitalist yozlaşmanın, burjuva dejenerasyonunun ve emperyalist çürümenin bir aparatı” olarak kodlamış ve kendi tabanlarından kesin bir dille dışlamıştır. Bu dışlama ve ideolojik baskı nedeniyle, 1970’lerin sonuna kadar kurumsal anlamda hiçbir resmi LGBT derneği veya sivil toplum örgütü kurulamamıştır.

Ancak bu ideolojik set, ülkenin arka planında dönen çok daha büyük bir kültürel suikastı ve eğlence sektörü üzerinden yürütülen dejenorasyonu engelleyememiştir. Bu dönemde İstanbul, Ankara ve İzmir gibi büyük kentlerin gece hayatını domine eden gazinolar, tavernalar ve pavyonlar, ahlaki çözülmenin ve cinsel sapkınlıkların kamusal alana taşındığı meşruiyet paravanları haline gelmiştir. Sahnelerde sergilenen abartılı, müstehcen ve cinsiyetsiz şovlar, nümayişçi cinsel kimliklerin zengin elitler, yozlaşmış bürokratlar ve yeraltı dünyası (mafya) tarafından “eğlence ve lüks tüketim” adı altında finanse edilmesini sağlamıştır. Gazino ve taverna kültürü, marjinal yönelimleri sanatsal ve estetik bir ambalajla topluma sunarak, kolektif bilincin ve aile değerlerinin cinsel tabulara karşı yavaş yavaş duyarsızlaşmasına yol açmıştır.

Siyasi istikrarsızlık, ardı ardına gelen askeri muhtıralar ve ekonomik ambargolar altındaki Türkiye, 1974-1978 yılları arasında sinema ve eğlence sektöründe tarihin en karanlık çözülme evrelerinden birini yaşamıştır: Erotik Film Furyası. Videonun ve televizyonun evlere girmeye başlamasıyla sinema seyircisini kaybeden Yeşilçam, ticari kaygılarla kapılarını pornografiye, seks komedilerine ve her türlü müstehcenliğe sonuna kadar açmıştır. Sinema salonlarını tamamen teslim alan bu sapkın yapımlar, ülkeyi adeta toplumsal bir çirkefin içine batırmıştır.

Bu çöküş iklimi, sosyolojik literatürde “yenilmiş toplumlara” özgü bir anomi, yabancılaşma ve nihilizm refleksidir. Sokak çatışmalarından, kardeş kavgasından ve ekonomik yoksunluktan yorulan, siyasi idealleri darbeler ve muhtıralarla kırılan kitleler, ahlaki bir duyarsızlaşmaya ve boşluğa sürüklenmiştir. Siyasi idarenin ve askeri bürokrasinin sokaklardaki gençlik hareketlerini pasifize etmek, kitleleri apolitize ederek uyuşturmak adına bu kültürel dejenerasyona ve sinema salonlarındaki rezalete göz yumması, pornografik üretimi yeraltından çıkarıp meşru, paraya dayalı kitlesel bir ticaret haline getirmiştir.

Cezaların ve denetimlerin teşvik edici nitelikteki esnekliği ve rüşvet çarkları, toplumun en temel hücresi olan aile yapısını içten içe dinamitlemiştir. İşte bu ahlaki çirkef, gazino yozlaşması, taverna kültürü ve toplumsal normların bütünüyle aşındığı kaos ortamı, cinsel sapkınlık eğilimlerinin kendilerine son derece rahat ve korunaklı bir iklim bulmasını sağlamıştır. Toplumun kolektif ahlak savunmasının çöktüğü, erotizmin ve pavyon kültürünün kamusal alanı işgal ettiği bu fetret devrinde; marjinal cinsel kimlikler, toplumun genel ahlaki tepkisizliğinden ve otorite boşluğundan faydalanarak alt kültür ağlarını ve dayanışma mekanizmalarını kurmuşlardır. Modern örgütlenmelerin finansal, mekânsal ve lojistik altyapısı, 70’lerin bu kuralsız, denetimsiz ve ahlaken felç edilmiş pazar ekonomisi içinde filizlenmiştir.

1980’ler ve 1990’lar: 12 Eylül ve 28 Şubat Koridoru

12 Eylül 1980 askeri darbesi, 70’lerin kuralsız ve erotik kaosunu askeri bir disiplin altına sokmayı amaçlarken, marjinal gruplar üzerindeki baskıyı devlet eliyle yasallaştırmıştır. Cuntanın “kamu düzenini ihya etme” politikası çerçevesinde 1981 yılında trans sanatçılara getirilen sahne yasakları ve trans bireylerin banliyö trenleriyle İstanbul dışına, özellikle Eskişehir’e toplu olarak sürülmesi, devlet ile bu yapılar arasındaki çatışmayı en radikal seviyeye taşımıştır. Ancak bu baskı rejimi, sivil toplum desteğiyle kolektif bir direnç hattına dönüşmüştür.

1985 yılında İbrahim Eren tarafından kurulan Demokratik Yeşil Parti, programına eşcinsel haklarını alarak hareketi ilk kez siyasallaştırmıştır. 1987 yılında ise İstanbul İnsan Hakları Derneği’nin (İHD) açık desteğiyle Taksim Gezi Parkı’nda gerçekleştirilen trans açlık grevi, cinsel marjinalliğin insan hakları şemsiyesi altına gizlendiği ilk büyük kamusal eylem olmuştur. Bu baskı ve uluslararası sivil toplum manivelası karşısında devlet, 1988 yılında Medeni Kanun’da değişiklik yaparak ameliyat şartıyla cinsiyet geçişine yasal statü tanımak zorunda kalmıştır.

19 Mart 1981 tarihinde İçişleri Bakanlığı’nın eşcinsellerin gece kulüplerinde sahneye çıkmasını yasakladı. Bu dönemde Bülent Ersoy, yasağı aşmak ve hukukî olarak kadın statüsünde tanınmak amacıyla Londra’da cinsiyet değiştirme ameliyatı geçirdi. Türkiye hükûmeti bu değişikliği tanımadı ve Ersoy’u “kadın kılığına girmiş erkek” olarak değerlendirdi. 13 Haziran 1981’de İstanbul Valiliği, kadın kıyafeti giydiği ve resmî kayıtlarda erkek olarak göründüğü gerekçesiyle Ersoy’un sahneye çıkmasını yasakladı. Söz konusu yasak, Turgut Özal hükûmeti döneminde 7 Ocak 1988’de kaldırıldı. Aynı yıl Türk Medenî Kanunu’nun 29. maddesinde yapılan değişiklikle, cinsiyet değiştirme ameliyatı geçiren trans bireylerin nüfus kayıtlarında cinsiyet hanesini değiştirmelerine imkân tanındı.

1990’lar ve 2000’lerin başı, bu hareketin tekil ve marjinal bir grup olmaktan sıyrılıp; ülkeyi bölmeyi veya toplumsal yapıyı dönüştürmeyi hedefleyen odaklarla çok boyutlu, stratejik ve kesişimsel ittifaklar kurduğu kurumsallaşma evresidir. Bu süreçte hareket, tek başına kitleselleşemeyeceğini bildiği için dönemin terör örgütü uzantıları ve radikal yapılarıyla ortak bir cephe kurmuştur:

1980’lerde yükselen ikinci dalga feminist hareket, 90’larda kurumsallaşırken LGBTQ+ öznelere en somut lojistik, hukuki ve teorik üssü sağlamıştır. Mor Çatı Kadın Sığınağı Vakfı ve bağımsız feminist platformlar, geleneksel aile yapısını ve ataerkil düzeni “ortak düşman” olarak kodlamıştır. Aile kurumunu çözmeye yönelik bu ideolojik ortaklık, feminist derneklerin kapılarını trans ve gey öznelere açmasıyla sonuçlanmıştır. Bu durum, cinsel sapkınlık ideolojisinin “kadın hakları” ve “mağduriyet” ambalajı altında toplumda meşruiyet devşirmesini hızlandırmıştır.

90’ların ortalarından itibaren, Türkiye’nin üniter yapısını hedef alan bölücü odaklar ile cinsel marjinallik arasında sinsi bir organik bağ kurulmuştur. Bölücü terör örgütü PKK’nın sivil alandaki ve Avrupa’daki yasal uzantıları ile dönemin kapatılan siyasi partisi HADEP (Halkın Demokrasi Partisi), cinsel azınlık söylemlerini stratejik birer araç olarak cephanesine katmıştır. HADEP ve sonrasındaki ardıl partiler, Güneydoğu’daki feodal/muhafazakâr tabanlarına rağmen, Batı dünyasına ve Avrupa Birliği’ne karşı “ilerici, çoğulcu ve insan haklarına saygılı” bir imaj pazarlamak adına LGBTQ+ yapılarla dirsek teması kurmuş, kendi mitinglerinde ve platformlarında bu grupların görünürlük kazanmasına sponsorluk etmiştir. Terör örgütü ve siyasi uzantıları, devlete karşı muhalif ve yıkıcı cepheyi büyütebilmek adına cinsel kimlik siyasetini açıkça araçsallaştırmıştır.

Bu genişleme ağında, İstanbul’da baskıların odağı olan Beyoğlu’na alternatif olarak Kadıköy, sol belediyecilik pratikleri, fonlanan kültür merkezleri ve alternatif kafe yapısıyla hareketin entelektüel, sanatsal ve mekânsal kurtarılmış bölgesi haline getirilmiştir. Film sektörü bu dönemde sol eğilimli yönetmenler vasıtasıyla trans karakterleri “mağdur ve mazlum” ambalajıyla ana aksa taşırken, CHP ve sol demokrat yerel yönetimler bu faaliyetlere lojistik zemin hazırlamıştır. Ayrıca, 90’ların sonundaki medyadaki dezenformasyon ikliminde sahneye sürülen bazı “sahte dini gruplar” ve marjinal kült yapılar, sapkın trans bireylerle yapay diyaloglar geliştirerek muhafazakar tabanın dini ve cinsel tabularını sarsmayı amaçlayan propaganda ağlarının birer aparatı olarak işlev görmüştür.

1990’ların ikinci yarısında LGBTQ+ topluluğu içinde temsiliyet ve kimlik tartışmaları belirginleşmiş; bazı gruplar kendilerini daha görünür ve örgütlü kılmak amacıyla ayrı yapılanmalara yöneldi. Bu süreçte LEGATO gibi yeni dernekler kuruldu (1996).

28 Şubat ve Zina Ahlaksızlığının Serbest Kalması

Bu sinsi genişleme ağının en büyük meşruiyet ve sıçrama koridoru ise 28 Şubat 1997 post- modern darbesi ve sonrasındaki koalisyon hükümetleri dönemi olmuştur. Askeri-bürokratik vesayetin kamusal alanı İslam’dan arındırma ve dindar sosyolojiyi baskılama operasyonu, muhafazakar kaleleri yıkarken, dolaylı olarak Batı merkezli sivil toplumun ve cinsel serbesti akımlarının önündeki tüm barajları kaldırmıştır. 28 Şubat ikliminin en radikal hukuki ürünü, 1998-1999 sürecinde eski ceza kanunundaki asimetrik “zina” hükümlerinin Anayasa Mahkemesi kararlarıyla iptal edilmesi olmuştur.

Zina ahlaksızlığının ceza hukuku kapsamından çıkarılarak tamamen serbest kalması, toplumun temel direği olan aile kurumuna vurulmuş en ağır darbelerden biridir. Zinanın suç olmaktan çıkması, devletin bireysel ahlak üzerindeki denetim yetkisini elinden almış, evlilik dışı ilişkilerin, sadakatsizliğin ve gayrimeşru cinsel pratiklerin toplumda bir veba gibi yayılmasına yol açmıştır.

Aynı dönemde, Ülker Sokak örneğinde görüldüğü gibi, emniyetin (“Hortum Süleyman” operasyonları) baskısıyla sapkın trans bireyler, kurumsal istihdamdan dışlanmış ve fuhşiyatlarını karanlık dehlizlere taşımıştır. Zinanın yasal güvenceye kavuştuğu bu yeni seküler koridorda, büyük kentlerde fuhuş oranlarında ve görünürlüğünde yaşanan yapısal artış, toplumsal ahlakı bütünüyle çürütürken; LGBTQ+ sapkınları bu bataklığı sömürerek mücadeleyi salt kimlik siyasetinden çıkarıp “özgürlük” adı altında radikal, ajitatör bir zemine taşımıştır.

2000’lerden Günümüze Fonlanan Yapılar ve Son 15 Yılın Yapısal Bariyerleri

2000’li yılların başı, Avrupa Birliği uyum yasaları, fon mekanizmaları ve demokratikleşme vaatleri eşliğinde, 90’larda temelleri atılan çok boyutlu ittifakların artık kamu planında bir taarruza geçtiği dönem olmuştur. 1996’da ODTÜ’de kurulan ilk öğrenci inisiyatifi Legato’nun kampüslerde yarattığı ideolojik tahribatın ardından, 1998-2002 yılları arasında İstanbul’da Güz İstanbul ve Ankara’da Bahar Ankara adlarıyla kitlesel ulusal buluşmalar ve ideolojik eğitim kampları organize edilmiştir. 2001’de İzmir’de Siyah Pembe Üçgen kurulmuş, 2003’te ise İstanbul İstiklal Caddesi’nde ilk kez 30 kişinin katılımıyla küresel sömürge kültürünün sembolü olan “Onur Yürüyüşü” gerçekleştirilmiştir.

2005 yılında Kaos GL, resmi olarak tüzel kişilik kazanarak Türkiye’nin ilk yasal LGBT derneği statüsünü elde etmiştir. Bunu 2006’da Bursa Gökkuşağı LGBTT Derneği’nin kuruluşu takip etmiştir. 2012’de ise Diyarbakır’da ilk Kürt LGBTQ+ derneği Keskesor kurularak, cinsel sapkınlık ideolojisi etnik ayrılıkçılıkla bölgede kesiştirilmiştir. 2013 Gezi Parkı olaylarının yarattığı kaos ve çok aktörlü muhalefet iklimi, İstanbul Onur Yürüyüşü’nü on binlerce kişinin katıldığı, devlet otoritesini hedef alan kitlesel bir gövde gösterisine dönüştürmüştür.

Bu süreçte küresel fonlar ve sivil toplum ağları, toplumsal dönüşümü kalıcı kılmak ve cinsel sapkınlığı meşrulaştırmak adına gözlerini yükseköğretim kurumlarına dikmiştir. Üniversiteler, “bilimsel tarafsızlık” ve “özgür düşünce” kılıfı altında, genç beyinlerin ideolojik manipülasyona maruz bırakıldığı sinsi birer üsse dönüştürülmek istenmiştir. Bu kurumsal akademik kuşatma, Türkiye’nin en köklü ve prestijli üniversitelerinde sistematik olarak yürütülmüştür.

Bu kurumsal yapılanmanın en agresif ve somut odak noktası Kadir Has Üniversitesi Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Merkezi olmuştur. Bu merkez; Kaos GL, Lambdaistanbul gibi yapılarla ortaklıklar kurmuş, Friedrich Naumann Vakfı ve Heinrich Böll Stiftung gibi yabancı/Alman fonları tarafından fonlanan projelere ev sahipliği yapmıştır. Üniversite bünyesinde hazırlanan raporlar ve anketler, cinsel marjinalliği bilimsel birer gerçeklik gibi topluma enjekte etmenin araçları olarak kullanılmıştır. Kampüs içinde kurulan “KHAS+” gibi cinsel yönelim kulüpleriyle öğrenci kitlesi ideolojik bir ablukaya alınmıştır.

Vakıf üniversiteleri arasında küresel müfredat dayatmalarına kapı açan bir diğer kurum Yeditepe Üniversitesi olmuştur. Üniversitenin sosyoloji, psikoloji ve antropoloji bölümlerindeki bazı kürsüler, Batı merkezli Queer Teori metinlerini zorunlu kaynak haline getirmiştir. Öğrenci kulüpleri eliyle paneller organize edilmiş, geleneksel aile ve ahlak yapısı “baskıcı otorite” olarak kodlanarak öğrencilere aşılanmıştır.

Fransız ekolü ve seküler kamusal alan avantajı kullanılarak, Galatasaray Üniversitesi bünyesinde de cinsel yönelim aktivizmi sivil kulüpler ve öğrenci toplulukları üzerinden yürütülmüştür. Üniversitede düzenlenen sinema günleri, tiyatro festivalleri ve toplumsal cinsiyet atölyeleri, sapkınlık ideolojisinin entelektüel bir elitizm sosuyla gençliğe pazarlanmasının paravanı yapılmıştır.

Bir dönem akademik kuşatmanın ve devlete karşı direnç odağı oluşturma stratejisinin amiral gemisi Boğaziçi Üniversitesi olmuştur. Üniversite bünyesinde kurulan resmi onaylı veya onaysız BÜLGBTQ+ (Boğaziçi Üniversitesi LGBTI+ Çalışmaları Kulübü), kampüsü adeta kurtarılmış bir propaganda alanına çevirmiştir. Rektörlük seçimleri, akademik atamalar ve her türlü idari tasarruf, bu kulüp ve arkasındaki radikal sol/feminist akademisyen ağı tarafından sabote edilmiştir. Kampüs duvarları sapkınlık sembolleriyle donatılmış, ders içerikleri bütünüyle heteronormatif düzen eleştirisi üzerine kurgulanmıştır. Boğaziçi, hareketin militan kadro devşirme ve eylem planlama merkezine dönüştürülmüştür.

Ancak 2011 yılı ve sonrası, bu pervasız kamusal işgalin, üniversitelerdeki yuvalanmaların ve toplumsal dokuyu imha etme stratejisinin devlet eliyle radikal bir şekilde durdurulduğu milat olmuştur. 2015 Onur Yürüyüşü’nün kolluk kuvvetleri tarafından tazyikli su ve biber gazı kullanılarak dağıtılmasının ardından, son 15 yılda bu yapıların önü aşılmaz yapısal bariyerlerle kapatılmıştır. Valilikler, milli güvenlik ve kamu düzeni gerekçesiyle tüm açık ve kapalı alan etkinliklerini süresiz olarak yasaklamış; sivil toplum kuruluşları ulusal değerleri ve aile yapısını tehdit eden “küresel şer ve fon odakları” olarak etiketlemiştir.

Bu kararlı devlet aklı, üniversitelerdeki ideolojik yuvalanmalara ve sinsi kuşatma ağlarına da doğrudan müdahale etmiştir.

Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan idari dönüşüm ve rektörlük müdahaleleri neticesinde, kampüsü eylem alanına çeviren ve yasadışı propaganda yürüten BÜLGBTQ+ Kulübü resmi olarak kapatılmış ve faaliyetlerine son verilmiştir. Kampüsteki sapkınlık sembolleri temizlenmiş, eğitim ortamı terör örgütü uzantılarının ve cinsel marjinal grupların manipülasyonundan arındırılmıştır.

Kadir Has Üniversitesi’nde yürütülen cinsel ajitasyon faaliyetlerine karşı yükselen toplumsal ve idari tepkiler neticesinde kurumsal bir geri adım atılmıştır. Resmî Gazete’de yayımlanan karar doğrultusunda merkezin yönetmeliği bütünüyle değiştirilmiş, “Toplumsal Cinsiyet ve Kadın Çalışmaları Merkezi” ibaresi tasfiye edilerek yapının adı “Kadın ve Aile Çalışmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi” olarak güncellenmiştir. Bu kurumsal isim ve misyon değişimi, küresel cinsel dayatmaların akademi üzerinden topluma meşruiyet devşirme stratejisine indirilmiş en ağır bürokratik darbelerden biri olmuştur.

Kadına yönelik şiddeti engelleme iddiasıyla imzalatılan ancak içeriğindeki muğlak “cinsel yönelim” ve “toplumsal cinsiyet kimliği” ibareleri sebebiyle aile yapısını kökten tehdit eden küresel bir dayatmaya dönüşen İstanbul Sözleşmesi’nden Türkiye’nin resmi olarak çekilmesi, ulusal egemenliğin ve toplumsal ahlakın korunması adına atılmış en radikal adım olmuştur.

Ve son olarak 13.09.2026’da İstanbul, Ankara, İzmir, Aydın ve Mersin Cumhuriyet Başsavcılıkları koordinasyonunda başlatılan “Ailem Güvende” operasyonlarında, 5 il merkezli ve toplam 15 ili kapsayan çalışmalarda 162 şüpheli, 9 dernek ve 13 işletmeye yönelik müstehcenlik, fuhşa aracılık, çocukları istismar den görüntülere maruz bırakmak ve dışarıdan gelen fonlar noktasında adli işlemler gerçekleştirildi. Adalet Bakanı Akın Gürlek yönetiminde gerçekleşen bu operasyonların mevzunun köklü bir çözüme doğru gittiğinin en güçlü işareti oldu.

Fikirde, Ahlakta ve Bilgide Güçlü Kadın-Erkek İdeali ve Genel Değerlendirme

Sosyolojik, felsefi ve antropolojik açıdan bakıldığında, cinsel sapkınlık hareketlerinin topluma dayattığı en büyük yıkım, insanı ve cinsiyeti bütünüyle değersizleştirerek birer cinsel meta haline getirmesidir. Modern pazar ekonomisi, o’nun sivil toplum maskeli uzantıları, fonlanan feminist dernekleri ve üniversitelerdeki fonlu kürsüler; kadını ve erkeği biyolojik, felsefi ve ahlaki kimliklerinden soyundurarak salt bedensel pratiklere, akışkan hazlara ve ticari metalara indirgemektedir. İnsanın varlık değerini ve haysiyetini sadece cinsel yönelimleri ve yatak odası tercihleri üzerinden tanımlayan bu ideoloji, aslında insan onuruna yapılmış küresel bir suikast girişimidir.

Oysa Türk-İslam medeniyetinin, köklü toplumsal değerlerimizin ve tarihsel hafızamızın kadın ve erkeğe biçtiği en yüksek değer, onları birbirinin cinsel metası, haz aracı veya pazar nesnesi yapmak kesinlikle değildir. Asıl hedef ve mukaddes ideal; kadını da erkeği de fikirde, ahlakta, bilgide ve yetenekte en güçlü seviyeye ulaştırmaktır. İnsan, biyolojik cinsiyetinin getirdiği fıtrat bilinci ve sorumluluklarla; bilimde, sanatta, üretimde, ahlaki erdemlerde ve entelektüel derinlikte yetkinleştiği ölçüde toplumu yukarı taşır, devleti payidar kılar. Kadını ve erkeği cinselliğin dar, karanlık, marjinal ve bencil koridorlarına hapsederek toplumsal enerjiyi ve gençliği dejenere eden sinsi yapılara karşı en büyük panzehir; ahlakı, bilgiyi, iffeti ve emeği merkeze alan bu yüksek insan modelidir. İnsanı cinsel bir nesne olmaktan çıkarıp fikir üreten, ahlaki değerleri koruyan ve yetenekleriyle dünyaya değer katan asil bir özne haline getirmek, toplumsal bekanın ve geleceğin tek güvencesidir.

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Akşam Kapanışı 4 Ağustos 2026 akşam Haber Bülteni
Bizi Takip Edin
Giriş Yap

Haber Nida ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

NİDAİ ile Sohbet Et

NİDAİ ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka asistanı

Yapay zeka yanlış bilgi üretebilir