Mîr Kâmil Kaşgarî
“Ey Güzel Kaşgar!” Bu nida her işitildiğinde, bir Kaşgarlının derunundan sanki bir şeyler sökülüp alınıyormuş gibi olur; çocukluğu, hanesi ve bütün bir ruhu, o hatıranın ikliminde yeniden can bulur. “Ey Güzel Kaşgar!” yahut “Ey Aziz Kaşgar!”… Bu kelâmı tarihin sinesinde ilk kez kim yankılattı? Meçhulüm… Belki kervanından kopmuş bir Kaşgarlı garip, belki torununu bağrına basıp ninni söyleyen bir ananın feryadı, belki de benim gibi uzak diyarlarda hasretle gözlerini yuman bir muhacirin son nefesiydi bu… Zira bu söz, ezelî sahibini arar. Her Uygur’un dilinde yeniden neşvünema bulur; her kalpte başka bir sada ile inler. Çünkü o yalnızca bir kelime değil, bir sırdır; tıpkı Kaşgar’ın kendisi gibi katman katman bir sır…
Kaşgar’ın hikâyesi, iki zıt kutbun ve iki sonsuzluğun birbiriyle kucaklaşmasıyla başlar. Bir yanda gökyüzüyle boy ölçüşen Buzdağlar… Bin yıldır erimeyen o ak saçlı karlar, bin yıldır bükülmeyen o mağrur vakar… Onlar, vicdanın paklığına şahadet eden birer abide gibi apaktır lakin sükût içindedirler. Diğer yanda ise toprağın bereketli bağrı; yemyeşil vadiler, çocukların güneşe benzettiği o kor ateş gibi narlar ve incir bahçeleri… İki yanından ya ıtır kokuları saçan iğde ağaçlarının ya da vakur kavakların geçtiği o sessiz köy yolları…
İşte bu iki zıtlık ve bu iki sonsuzluk arasındaki çetin örste dövülerek yoğrulmuş, nev-i şahsına münhasır bir halk yaşar orada. Gözlerinde Buzdağ’ın o lekesiz vicdanı parıldayan, yüreğinde ise uçsuz bucaksız ekinliklerin şefkati nakşedilmiş olanlar Kaşgarlılardır. Gözlerinde dağların heybetini, kalplerinde bağların letafetini saklayan o insanlar, hakikaten sır dolu şahsiyetlerdir. Seslerinde ne tam bir şadlık ne de katıksız bir gam vardır. Zira onların gülüşü, tıpkı o uzak buzdağlara dikilmiş bir vuslat özleminin; azapları ise içlerinde sımsıkı gizlenmiş sönmez bir ümidin tecellisidir.
Onların tarihinde saadet hiçbir vakit noksansız olmamıştır; her bahtiyarlığın gölgesinde bir kayıp, her tebessümün ardında bir hicran yarası pusu kurmuştur. Bu sebepledir ki, Kaşgar’ın o ince ruhu, işte bu hassas duyguların terkibinden süzülmüştür. Bir koşukta hem düğün dernek neşesi hem de matemin ah ü zarı aynı anda gizlidir. Bir sofrada hem toprağın bereketi hem de bin yıllık hatıraların izi yan yanadır. İnsan o sofraya oturduğunda yalnızca taam etmez; bin yıllık bir maziyle dertleşir, mukaddes bir geçmişle hemhal olur.
Kaşgarlılar kimdir?
At üstünde rüzgârla yarışırken de, sessiz bir avluda pamuk döşekler üzerinde çaylarını yudumlarken de onların hayatı adeta bir şiirdir. Çünkü onların nazarında hayat, alelade bir yaşayış değil, sonu gelmez bir seferdir. Her durak bir tarih, her lahza bir hatıradır.
Sahi, bir tahayyül edelim! Kaşgarlılar dediğimiz kimdir?
Sabahın ilk ışıklarıyla fırından çıkan sıcak ekmeğiyle rızıklanmadan evvel, komşusunun kapısını çalan o latif insanlardır…
Avluda çaydanlığı fıkırdadığında sadece kendi nefsini değil, kapısından içeri girmesi muhtemel o “Tanrı misafirini” içinde hazır sofrası olan alişinas insanlardır…
Pazardan geçerken alacağı narın fiyatını değil, evvela o narı satan ihtiyar amcanın ahvalini soran kadim bir geleneğin muhafızıdırlar Kaşgarlılar…
Avluları dardır belki ama yürekleri ummanlar kadar geniştir. Sofraları sadedir ama üzerinde bin yıllık bir hatıranın ağırlığı durur. Bir dut ağacının gölgesine sığınıp dutarını eline aldığında, tellerin nağmesine atalarının mübarek isimlerini de fısıldayandır…
“Ey Aziz Kaşgar!”
Bu nidayı rahmetli babamın dilinden ilk işittiğimde henüz bir sabiydim. Şimdi o sesi ebediyen duyamayacak olsam da, o sada kulaklarımdan hiçbir vakit silinmeyecek. Kaşgar toprağının tarihi, yalnızca bir şehrin serencamı değil, bütün bir medeniyetin beşiğidir.
Sultan Satuk Buğra Han burada İslam’ın nuruyla şereflendiğinde; Kaşgar artık bir şehir olmaktan çıkmış, bütün Türk dünyasının istikametini tayin eden bir pusulaya, ilahi bir gayeye, Viyana kapılarına kadar ulaşacak olan İ’lâ-yı Kelimetullah davasının gür sadasına dönüşmüştü. Yusuf Has Hacib, o muazzam “Kutadgu Bilig”i bu topraklarda kaleme aldığında; sadece bir eser değil, bir milletin ahlak nizamını ve İslam ile yoğrulmuş Türk devlet aklının anayasasını inşa etmişti. Adalet, ahiret, akıl, itikat ve sahavet, Kaşgar ahlakının sarsılmaz kökleri haline gelmişti. Kaşgarlı Mahmud, kendi dilini yani bizim öz sesimizi burada cem edip “Dîvânu Lugāti’t-Türk”ü telif ettiğinde; onu sadece bir lügat olarak değil, bir milli müdafaa kalesi olarak tarihe dikmişti:

“Biz varız, sözümüz var ve sözümüzle âlem var!”
Tarih hırçın bir nehirdir, bazen kan akar
Tarih hırçın bir nehirdir, bazen kan akar
İşte bu üç temel direk; itikat, ahlak ve dil, Kaşgar’ın sütunları oldu. Bu sütunlar üzerinde nice hakanlıklar boy verdi, nice kervanlar konakladı, nice medreseler çiçek açtı; nice usta şairler yetişti ve nice âlimler bu topraklara baş koydu… Kaşgar, bir vakitler Doğu ile Batı’nın beraber çarpan kalbiydi. İpek Yolu’nun tozlu yollarında Çin, Hindistan, İran ve Bizans, hep Kaşgar üzerinden birbiriyle temas kurar; hepsi bu aziz şehirde durup bir çay içer, Kaşgar’ın sıcak ekmeğinden tadıp sonra yoluna devam ederdi.”Lakin tarih, hırçın bir nehirdir; suyu bazen bal akar, bazen kan…
1955 yılları… Kaşgar’ın o bereketli sofrası korkunç bir hal aldı. Aş tükendi, kapılara kıtlık dayandı. Lakin bu semavi bir afet değildi. İşgalci Kızıl Çin’in kasten yürüttüğü, sistemli bir imha ve yok etme planıydı. Birkaç ay zarfında bu aziz toprak, kendi evladını elleriyle toprağa veren yaslı bir anaya benzedi.
En az elli beş bin can!…
Bu elli beş binin her biri bir isim, her birinin bir anası, bir evladı, bir komşusu vardı. Hatta o meşhur Kaşgar şakalarıyla kederleri dağıtan sohbet üstatlarıydı bunlar… Elli beş bin sofra boş kaldı. Elli beş bin kâse parçalandı. Elli beş bin ana, evlatlarının açlıktan çatlamış dudaklarına ve bir deri bir kemik kalmış bedenlerine gözyaşlarını akıttı. Heyhat, gözyaşı ne susuzluğu ne de açlığı dindirebildi. Elli beş bin sevda birbirinden koparıldı. Elli beş bin dua, bu dünyada cevap bulamadan ahirete, Levh-i Mahfuz’da şahadet rütbesiyle yazılmak üzere yol aldı. Elli beş bin can, açlığın pençesinde can çekişerek toprağa düştü.
O günden sonra Kaşgarlının sevinci hep eksik, bir gözü hep yaşlı, nefesi hep düğümlü ve isimleri hep mahfuz kaldı… Bu vahşi katliam ve planlı kıtlık, Kaşgar’ın medeniyet köküne indirilmiş en ağır balta, yüreğine açılmış en derin yaradır. İşte bu yüzden, bir Kaşgarlının en mesut anında dahi o maziye ait dehşetli ızdırabın izlerini sürebilirsiniz. Bir düğünde aniden yükselen o yanık musiki, bir tebessümün ardına saklanan o gizli yaşlar tesadüf değildir. Kaşgar halkının hayatında hiçbir şadlık kusursuz olmamıştır; her neşenin yarısı işgalin, sömürgeciliğin ve yitirilen azizlerin kederli hatırasıyla maluldür. Bu sebeple Kaşgar musikisi, bu çok katmanlı hissiyatın en saf ve en titrek yankısıdır.
Eyidgâh Camii’nin damında yankılanan surnay sesi, sanki uzak çölleri fısıldar. Dutarın ve tanburun o ince zarı; yitirilen yılları, tahkir edilen mukaddesatı ve duman olup dağılan hayalleri küyler. Kaşgar koşuklarındaki “dert-elem”, sıradan bir tabir değil; öz yurdunda garip kalan, itikadından ve hürriyetinden koparılan bir milletin feryad-ı figanıdır.
Bir şehri ne inşâ eder?
“Ey Güzel Kaşgar!”
Bu söz merhum validemin dudaklarından döküldüğünde, gece derin ve sessizdi. Sanki bir şevkle değil de bir melalle, bir sitemle söyleniyor gibiydi.
Gelin bir sual edelim:
Bir şehri ne inşa eder? Cansız taşlar mı, yoksa o taşlara ruhunu, sevgisini nakşeden kalpler mi? Vatanından cüda düşmüş bir insanın inşa edeceği bir vatanı kalmış mıdır? Haritada mı, duasında mı, yoksa evlatlarına miras bıraktığı isimlerde mi? Unutmak, ölümün en sinsi, en sükût dolu türü değil midir?
Ve suallerin en derini:
Dili yaşamaya devam eden bir halkı öldürmek mümkün müdür?!
Aziz Kaşgar bu sorulara nutkuyla cevap vermez. O sadece uykusuz bir ana gibi gözlerini yumup bekler.
Kaşgar şarkısı, işte bu cevabın en berrak tercümesidir. Dutarın telleri kıldan incedir lakin teline vurulduğunda sadece kulağa değil, en dipteki yüreğe değer. Kaşgar koşuklarındaki o “dert-elem”, aslında bir milletin ebedi feryadıdır. Bu yüzdendir ki, Kaşgar düğünü coşkuyla başlar, hüzünle nihayete erer. Bu yüzdendir ki, Kaşgar gelini anasına son kez sarıldığında, hıçkırıkları göğü deler. O yaşlar sadece bir veda değil, bin yıl evvelki nenesinden devraldığı o kadim kederin şanlı bir devamıdır.
“Ey Aziz Kaşgar!”
Bu nida, muhaceretteki bir ihtiyarın son nefesinde sessizce işitilir. Önce “Ey Aziz Kaşgar!”, ardından Kelime-i Şehadet ile dünyadan elini çeker. Çünkü ölüm anında dahi gözlerinin önüne gelen tek hayal Kaşgar’dır. Çünkü ümit, bir Kaşgarlı için bir tercih değil, şahsiyetinin ayrılmaz bir parçası ve kaderidir. Kaşgarlının metaneti dertsizliğinden değil, derdi iliklerine kadar tanımasındandır.
Zira onlar bilirler ki, “Ey Aziz Kaşgar!” diye başlayan her kelâm, aslında hürriyete duyulan o devasa iştiyaktır. Vatanından cüda kalmış biz muhacirler için ise, uzaktaki o cennet yurduna kavuşma arzusunun duasıdır. Biliyorlar ki toprak bekler, taş dile gelir. Hatıra ölmez ve bu toprağın üzerinde bir vakitler Mahmud Kaşgarî’nin kaleminden yükselen o abidevi sözler, bir gün yeniden hürriyetle yankılanacaktır.
Bir gün, elbet bir gün; Kaşgar’ın avluları taze gelinlerin kahkahalarıyla şenlenecek. Bir gün, mutlaka bir gün; analar Kaşgar şivesiyle en hür ninnileri fısıldayacaklar. Bir gün Heygâh Meydanı’nda saf tutan cemaat, birbirinin gözünün içine bakarak hürriyet marşlarını okuyacak ve o meşhur Kaşgar şakalarıyla gönülden gülecektir. İşte o gün, bizim evlatlarımız ve torunlarımız “muhaceret”, “sürgün” ve “toplama kampı” gibi kara kelimeleri sadece tozlu tarih kitaplarından okuyacaklar. O gün dutar çalındığında, nağmelerin ardında tek bir damla keder gözyaşı olmayacak. “Ey Güzel Kaşgar!”, “Ey Aziz Kaşgar!” nidası bir ayrılık feryadı değil, gerçek bir vuslatın zafer şarkısı olacak.
Kaşgar uyumaz dostlar, asla uyumaz! Hiçbir vakit uyumamıştır.
O sadece gözlerini yummuş, sükûnetle vaktini bekliyor. Onun yüreği her Uygur’un göğsünde, her “Ey Güzel Kaşgar!” nidasında, her geri dönüş yemininde hâlâ küt küt atmaya devam ediyor.
Ay yıldızlı Gök Bayrak Eyidgâh Camısının meydadına dikildiği o gün, o bayrağın gölgesinde cem olduğumuzda; edeceğimiz dua yalnızca kendimiz için olmayacak. O boş bırakılan elli beş bin sofranın, yok edilmek istenen bin yıllık medeniyetin ve ümidini hiçbir tufanda yitirmeyen milyonlarca yüreğin arşı titreten ortak sadası olacak. Ve o kutlu gün, Kaşgar’ın pak vicdanının nişanesi olan Buztağlarımız, yine mağrur ve sessizce bize bakacaklar. Çünkü onlar, bu güne şahitlik edeceklerini bizden çok daha iyi biliyorlar.
“Ey Aziz Kaşgar!” Azizliğin ebedi, vuslatın karib olsun.




















