Uygur diasporasının hikâyesi yalnızca bir göç veya sığınma hikâyesi değil. Gazeteci ve yazar Hsiao-Hung Pai’nin Exile: The Journey of the Uyghur Diaspora adlı kitabı, ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan Uygurların sürgünde karşılaştıkları kimlik, aile, dil ve aidiyet sorunlarını bireysel hikâyeler üzerinden ele alıyor.
Ruth Ingram’ın 16 Eylül 2026 tarihinde Bitter Winter’da yayımlanan incelemesine göre kitap, Uygur diasporasının farklı ülkelerdeki deneyimlerini, Çin’in Doğu Türkistan’daki politikalarıyla birlikte değerlendiriyor. İnceleme, özellikle sürgünün yalnızca birinci kuşağın değil, onların çocuklarının da hayatını şekillendiren uzun süreli bir deneyime dönüştüğünü vurguluyor.
Kitabın merkezinde iki “Nazugum” var
Pai’nin kitabında anlatıyı birbirinden yaklaşık iki yüzyıl uzaklıkta yaşayan iki Nazugum’un hikâyesi çerçeveliyor.
İlk Nazugum, 1800 doğumlu ve Kaşgar tarihinin önemli kadın figürlerinden biri olarak anlatılıyor. Ingram’ın aktardığına göre Nazugum, 1826’daki Mançu yönetimine karşı ayaklanmaya katıldı. Yakalandıktan sonra yaklaşık 1.200 kilometre kuzeye, İli bölgesine götürüldü ve kendisiyle evlenmeye zorlandığı belirtilen bir Mançu liderini düğün gecesinde öldürdü. Daha sonra kaçtı ancak 1830’da yakalanarak idam edildi.
Kitaptaki ikinci Nazugum ise 2003 doğumlu. Kazakistan’da dünyaya gelen genç kadın, çocukluğundan itibaren Norveç ve daha sonra İngiltere’de büyüdü.
Ancak ailesinin geçmişi ve Çin’in Doğu Türkistan’daki uygulamalarıyla ilgili gerçeklerle zaman içinde yüzleşti.
Ingram’ın incelemesine göre Nazugum’un büyükannesi 2016’da kendisini aramayı bıraktı. Ailesinin sosyal medya hesapları ortadan kayboldu. Londra’daki Çin Büyükelçiliği’nden ailesi hakkında bilgi almaya çalışıldığında ise ailenin varlığı dahi inkâr edildi. Nazugum daha sonra aile üyelerinin 2014’ten beri hapiste olduğunu öğrendi. Bu gelişmenin ardından siyasi olarak aktif olmaya karar verdi.
Bu hikâye, kitabın temel sorularından birini ortaya çıkarıyor: Bir insan, doğduğu veya ailesinin yaşadığı topraklara dönemediğinde “ev” kavramını nasıl yeniden tanımlar?
“Sürgün” sadece sınırı geçmek anlamına gelmiyor
Pai’nin kitabının dikkat çektiği temel meselelerden biri, sürgünün fiziksel sınırların çok ötesine geçmesi.
Bitter Winter incelemesinde, diasporadaki Uygurların bir bölümünün yeni ülkelerinde hayat kurmaya çalışırken aynı zamanda geride bıraktıkları aileleriyle ilgili kaygılar taşıdığı belirtiliyor.
Özellikle çocukların farklı bir durumla karşı karşıya kaldığı aktarılıyor. Bazıları yaşadıkları ülkenin toplumuna kolayca uyum sağlarken, bazıları kendilerini iki farklı dünya arasında hissediyor.
Bu nedenle ebeveynlerin sürgünü, sonraki kuşaklar açısından da devam eden bir kimlik meselesine dönüşebiliyor.
Kitap, bu durumu yalnızca istatistikler üzerinden değil, doğrudan insanların deneyimleri üzerinden anlatmayı amaçlıyor. İngram’a göre Pai, dünya genelindeki Uygurlarla yaptığı görüşmeleri merkeze alarak, haberlerde çoğu zaman yalnızca “mülteci” veya “baskı mağduru” olarak görülen insanların sürgünden sonraki hayatına odaklanıyor.
2016 sonrası baskılar
Kitapta Uygurların yakın dönem tarihine ilişkin anlatı, özellikle 2016 sonrasında yoğunlaşan baskılarla bağlantılı olarak ele alınıyor.
Bitter Winter’daki incelemede; kitlesel gözaltılar, “yeniden eğitim” uygulamaları, zorla kısırlaştırma, işkence ve zorla çalıştırma gibi ağır iddialara yer veriliyor. Ayrıca Uygurcanın eğitim alanındaki kullanımının sınırlandırılması ve köy isimleri ile kültürel ve dini simgelerin ortadan kaldırılması gibi uygulamaların da kültürel kimlik üzerindeki etkileri anlatılıyor.
Bu noktada kitabın yaklaşımı, söz konusu gelişmeleri yalnızca siyasi bir çatışmanın parçası olarak değil, diasporaya uzanan uzun vadeli bir kimlik ve hafıza meselesi olarak ele almak.
İncelemede, ülkelerinden ayrılan bazı Uygurların geride kalan yakınlarının güvenliği nedeniyle yaşadıklarını açık biçimde anlatmaktan çekindikleri de belirtiliyor.
Dilini korumaya çalışan bir akademisyen
Kitapta anlatılan kişilerden biri, dilbilimci Abduweli Ayup.

Ingram’ın aktardığına göre Ayup, ana dilinde eğitim veren bir anaokulu açması nedeniyle 15 ay boyunca gözaltında tutulduğunu, işkence gördüğünü ve cinsel saldırıya uğradığını anlatıyor.
Ayup 2015’te Türkiye’ye, daha sonra Norveç’e gitti. Burada Uygur dilinin ve kültürünün korunması için çalışmalarını sürdürdü.
Ancak sürgün, onun açısından ailesinden tamamen uzaklaşmak anlamına da geldi.
İncelemede Ayup’un yeğeni Mihray Erkin’in 2019’da Japonya’dan Kaşgar’a, anne ve babasına bakması gerektiği gerekçesiyle geri çağrıldığı; daha sonra gözaltına alındığı ve 2020’de Yanbulaq Kampı’nda hayatını kaybettiğinin aktarıldığı belirtiliyor.
Ayup’un yaşadığı en büyük acılardan birinin, yeğenini koruyamamış olmak olduğu ifade ediliyor.
Bu hikâye aynı zamanda diaspora aktivizminin karşı karşıya kaldığı ikilemi gösteriyor: Yurtdışında konuşmak, geride kalan aile üyeleri açısından risk oluşturabilir.
Kazakistan’dan Londra’ya uzanan başka bir hikâye
Kitapta yer alan bir diğer isim ise etnik Kazak Yerbakyt.
Bitter Winter incelemesine göre 49 yaşındaki Yerbakyt, Mayıs 2017’de Kazakistan’dan Doğu Türkistan’a dönerken WhatsApp kullandığı gerekçesiyle sınırda gözaltına alındı.
İncelemede Yerbakyt’in 98 gün boyunca tutulduğu, kötü muamele gördüğü ve “aşırılık” olarak kabul edilen davranışları ezberlemeye zorlandığı aktarılıyor.
Daha sonra yedi yıl hapis cezasına çarptırıldığı ve gözaltı merkezinde pantolon diktiği belirtiliyor.
2019’da serbest bırakılmasının ardından Dubai üzerinden Londra’ya kaçan Yerbakyt, 2021’de İngiltere’ye sığınma hakkı elde etti. Ingram, o dönemde açık biçimde tanıklık eden az sayıdaki Kazaklardan biri olduğunu belirtiyor.
Türkiye, Uygur diasporası açısından neden önemli?
Pai’nin kitabında Türkiye de önemli bir başlık olarak öne çıkıyor.
Bitter Winter’daki incelemeye göre Türkiye, tarihsel, kültürel ve dilsel bağları nedeniyle uzun süredir Uygur diasporasının önemli merkezlerinden biri olarak görülüyor.
Ancak inceleme, Çin’in uluslararası ekonomik ve siyasi etkisinin artmasının Uygurlar açısından geleneksel sığınma alanlarının durumunu değiştirdiğini savunuyor.
Türkiye açısından ise kitapta özellikle olası bir iade anlaşmasının Uygur sığınmacılar açısından doğurabileceği sonuçlara dikkat çekiliyor. İncelemede, böyle bir düzenlemenin Türk pasaportu bulunmayan binlerce Uygur açısından endişe kaynağı olduğu belirtiliyor.
Kitapta anlatılan Abduweli Ayup’un Türkiye deneyimi de dikkat çekici. Ingram’ın aktardığına göre Ayup, Çin’in Ankara Büyükelçiliği pasaportunu yenilemeyi reddettiği için yaklaşık iki yıl Türkiye’de mahsur kaldı ve fiilen vatansız bir durumda kaldı.
İstanbul’da yeni kuşak için kültür mücadelesi
Türkiye’deki Uygur diasporasının gündemlerinden biri de yeni neslin dilini ve kültürünü koruması.
Ingram’ın aktardığına göre İstanbul’da eğitim alanında faaliyet gösteren Loqman, 2009 Urumçi olaylarından kaçtıktan sonra Uygur çocuklarının dil ve kültürlerini korumaları için çalışmalar yürüttü.
Loqman’ın kurduğu Hira Technology and Development Foundation’ın bir dönem faaliyetlerini sürdürdüğü, ancak Çin tarafından terörist olmakla suçlanmasının ardından kendisine tahsis edilen binanın artık kullanılamadığı ve öğrenci sayısının düştüğü ifade ediliyor.
İncelemede ayrıca İstanbul’daki Palwan Youth Center’ın yöneticisi Samarjan’ın çalışmalarına da yer veriliyor.
Samarjan’ın amacı, farklı kuşaklar arasındaki bağı güçlendirmek ve özellikle genç Uygurların kendi kimlikleriyle bağlarını korumalarına yardımcı olmak.
Ancak incelemede, Çin makamlarının yurtdışındaki Uygur kuruluşlarını ve aktivistleri izlediğine ilişkin anlatımlara da yer veriliyor. WhatsApp, WeChat ve Telegram gibi iletişim kanalları üzerinden aile üyelerinin tehdit edildiği iddiaları aktarılıyor.
Çin’in sınırları dışında da devam eden bbaskıları
Kitabın önemli başlıklarından biri de “ulusötesi baskı” olarak tanımlanan uygulamalar.
Bitter Winter incelemesine göre bazı Uygur aktivistleri, Çin dışında yaşamalarına rağmen aileleri üzerinden baskıyla karşılaşabileceklerini düşünüyor.
Bu durum, diasporadaki kişilerin siyasi faaliyetleri konusunda temkinli davranmasına neden oluyor.
İncelemede, Çin makamlarının veya Çin’le bağlantılı olduğu ileri sürülen kişilerin Uygurların yurtdışındaki faaliyetlerini takip ettiği ve aileleri üzerinden baskı oluşturduğu yönündeki tanıklıklara yer veriliyor.
Çocuklar için sürgün mirası
Pai’nin kitabının belki de en önemli temalarından biri, sürgünün sonraki nesillere aktarılması.
Birinci kuşak Uygurlar için kaybedilen şey çoğu zaman doğrudan memleket, aile ve geçmiş.
İkinci kuşak için ise mesele daha karmaşık.
Çocuklar, ebeveynlerinin anavatanıyla doğrudan aynı deneyime sahip olmadan Uygur kimliğini taşımaya çalışıyor.
Bir yanda doğup büyüdükleri Avrupa ülkeleri veya başka toplumlar, diğer yanda ailelerinin dili, dini, tarihi ve Doğu Türkistan’a ilişkin anlatıları bulunuyor.
Ingram’ın incelemesi, bu nedenle sürgünü yalnızca “bir ülkeden başka bir ülkeye gitmek” şeklinde tanımlamanın yetersiz olduğunu savunan bir tablo ortaya koyuyor. Sürgün, aile ilişkilerinden ana dile, dini pratiklerden çocukların aidiyet duygusuna kadar uzanan çok daha geniş bir deneyime dönüşüyor.
“Ev” kavramı yeniden şekilleniyor
Kitaptaki iki Nazugum’un hikâyesi, bu açıdan sembolik bir anlam taşıyor.
19. yüzyıldaki Nazugum için mücadele, doğrudan kendi topraklarında gerçekleşirken; 21. yüzyıldaki Nazugum için mücadele Avrupa’da büyürken geçmişiyle ve ailesiyle bağ kurabilmek üzerinden şekilleniyor.
İki hikâye arasındaki yaklaşık iki yüz yıllık fark, Pai’nin kitabında Uygur kimliğinin tarih boyunca karşılaştığı kopuşları göstermek için kullanılıyor.
Kitabın ortaya koyduğu temel soru
Exile: The Journey of the Uyghur Diaspora, Uygurların yaşadığı sorunlara tek bir çözüm sunmuyor.
Bitter Winter incelemesinin sonunda da vurgulandığı üzere sürgün, zulümden kaçanlar açısından çoğu zaman gerekli bir çıkış yolu olabilir; ancak yeni ülkede yaşamak bütün sorunları ortadan kaldırmıyor.
Mülteci hayatının yalnızlığı, yabancı toplumlarda karşılaşılan ayrımcılık, İslamofobi, ailelerinden kopma ve çocukların iki farklı kimlik arasında kalması, sürgünün yeni sorunlarını oluşturuyor.
Bu nedenle kitabın temel sorularından biri şu şekilde özetlenebilir:
Bir halk kendi ülkesinden uzaklaştırıldığında kimliğini ne kadar süre koruyabilir ve bu kimlik gelecek kuşaklara nasıl aktarılabilir?
Pai’nin çalışması, bu soruya siyasi sloganlardan ziyade bireysel hikâyeler üzerinden yanıt arıyor.
Uygur diasporasının hikâyesinde kayıp yalnızca bir toprak parçasıyla sınırlı değil. Kaybedilenler arasında aile bağları, ana dil, kültürel hafıza ve bir gün eve dönebileceğine dair umut da bulunuyor.
Bitter Winter’ın aktardığı biçimiyle kitap, bu nedenle Uygur meselesini yalnızca Çin’in Sincan politikaları çerçevesinde değil, sürgünde yaşamaya devam eden bir toplumun kimliğini koruma mücadelesi olarak ele alıyor.
Kaynak
Ruth Ingram, “Exile: The Journey of the Uyghur Diaspora” by Hsiao-Hung Pai—A Review, Bitter Winter, 16 Eylül 2026. İncelemenin yazarı Ruth Ingram, Uygur meselesi ve Orta Asya üzerine çalışmalar yapan bir araştırmacı olarak tanıtılıyor.





















