İnsani Yardım Endüstrisi, Kültürel Anomi ve Vakıfların Çoraklaştırdığı Gençlik

İslami yapılar bugün tarihi bir yol ayrımının tam ortasındadır. Ya entro-kapitalizmin kendilerine sunduğu konforlu çürümeyi, holdingleşmeyi, sahte radikalizmi ve vitrin Müslümanlığını seçerek gençliği sokağın ve küresel şer odaklarının insafına terk edecekler; ya da mülkiyet ilişkilerini temizleyerek, parayı istismarcılardan geri alıp gerçek dava adamlarına kapılarını açacak ve kültürel bir inkılabın fitilini ateşleyeceklerdir.

featured
AI Özet, NİDAİ’ın yapay zekâ desteğiyle oluşturuldu.
İslam coğrafyası, Batıcı entro-kapitalizmin etkisiyle derin bir ahlaki ve kültürel erozyon yaşamaktadır. İslami mücadele ve vakıflar, entelektüel ve anti-emperyalist özünden uzaklaşarak holdingleşmiş, su kuyusu açmak veya insani yardım gibi apolitik ve görünür faaliyetlere sığınmıştır. Kurumların bu yapısal dönüşümü,…

Ercan Çifci – Araştırmacı Yazar 

Yirmibirinci yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken, İslam coğrafyası derin ve yıkıcı bir kültürel erozyonla karşı karşıyadır. Bu erozyon, klasik sömürgecilik yöntemleriyle değil, zihinsel kodları içeriden çürüten Batıcı entro-kapitalizm eliyle yürütülmektedir. Entro-kapitalizm, temas ettiği her toplumsal yapıda ahlaki ve kültürel bir düzensizliğe, yani anomiye yol açar. Sistem, dokunduğu kutsal değerleri metalaştırır. Mücadele biçimlerini piyasa şartlarına göre ehlileştirir ve kitleleri apolitik kılar.

Bu süreçte en büyük zihinsel kayma; vakıf, dernek ve cemaatlerde yaşanmıştır. Bu kurumlar, kapitalizmin sunduğu finansal araçlar ve konfor alanlarıyla karşılaştıklarında, sisteme meydan okumak yerine onun içerisine yerleşmeyi tercih ettiler. Kitlelerin ruhunda devrimci bir ahlak inşa etmesi beklenen yapılar, küresel sistemin yerel distribütörlerine dönüştü. Gençlik ise bu yapısal körlüğün ortasında, Batı’nın dijital endüstrisi ile kendi mahallesinin vizyonsuz ticari mantığı arasında yabancılaşmaya sürüklendi.

İslami mücadelenin kapsamı, tarihsel süreç içerisinde sürekli bir değişim geçirmiştir. Son yılların en belirgin dönüşümü; mücadelenin kültürel etkinliklerden, entelektüel zeminden ve anti-emperyalist eylem biçimlerinden sıyrılmasıdır. Bu alanların yerini artık insani yardım, yetim hamiliği ve su kuyusu açma gibi pratik, görünür ve apolitik faaliyetler almıştır. Bu dönüşüm sosyolojik bir gerçekliktir ve İslami hareketlerin geleceği açısından derin tartışmaları beraberinde getirmektedir.

Emperyalizme, sömürüye ve kültürel yozlaşmaya karşı toplumsal direncin kalesi olması beklenen bu yapılar, özellikle modern dönemde ciddi bir vizyon daralması yaşamaktadır. Günümüzde İslami vakıfların büyük bir çoğunluğu; uluslararası terörle, siyonizmle ve batı barbarlığıyla entelektüel ve pratik düzeyde mücadele etmek yerine, kendilerini “teselli ve kriz sonrası enkaz toplayıcılık” rolüyle sınırlandırmıştır. Bu durum, sivil toplumun asli misyonunu terk ederek küresel sömürü mekanizmalarının ortaya çıkardığı sonuçları hafifleten edilgen aparatlara dönüşmesi riskini doğurmaktadır.

İnsani Yardım Endüstrisi ve Zihniyet Dönüşümü

Bugün İslami camianın en büyük trajedisi, milyarlarca liralık devasa bütçeleri yöneten vakıfların, sokağı ve gençliği tamamen kaderine terk etmiş olmasıdır. Muazzam finansal güçlerine rağmen bu yapılar, entelektüel çoraklığın ve sanatsal kısırlığın ana merkezlerine dönüşmüştür. Toplanan kaynaklar kalıcı bir nesil inşasına harcanmamakta aksine popülist şovlara, kontrolsüz bir insani yardım endüstrisine, yurt inşası diye beton binalara ve ticari ranta kurban edilmektedir.

1970’li, 80’li ve 90’lı yıllarda İslami mücadele denildiğinde akla kültürel uyanış, entelektüel birikim ve küresel bir direniş bilinci gelirdi. O dönemde dergiler, kitaplar, seminerler ve tiyatro çalışmaları mücadelenin ana omurgasını oluşturuyordu. Küresel sömürü sistemine karşı net bir duruş sergileniyordu. Finansal kaynaklar helal sınırda küçük sermayelerden, adanmış gönüllü aidatlarından ve tabana yayılan bereket odaklı infaklardan oluşuyordu. Mekânlar ise kitapçı dükkânları, bodrum katı derslikleri ve sokağın nabzını tutan mütevazı merkezlerdi.

Ancak bugün, bu büyük iddialar yerini vitrin projelerine bırakmıştır. İslami duyarlılığa sahip kitlelerin enerjisi, büyük oranda bir yardım endüstrisine kanalize olmuştur. Finansal kaynak modülü holding bütçelerine, kamu ihalelerine ve rant projelerine dönüşmüştür. Liderlik profili fikir işçilerinden CEO kılıklı genel başkanlara ve siyasi ikbal avcılarına evrilmiştir. Eskiden kurucu akıl ve özne olarak görülen gençlik, bugün artık salonları dolduran birer nesneye, dijital etkileşim aracına ve yurtlarda barınan birer müşteriye indirgenmiştir.

Bu dönüşümün arkasında birkaç temel dinamik yatmaktadır. İlki, küresel siyasi hayal kırıklıklarının yarattığı ideolojik yorgunluktur. İkincisi, sosyal medya çağının getirdiği görünürlük arayışıdır. Su kuyusu açmak hızlıca fotoğrafı çekilebilen, vicdani tatmini yüksek bir eylemdir. Kültürel bir bilinç inşası ise onlarca yıl süren, görsel karşılığı zayıf bir süreçtir. Üçüncüsü ise baskı mekanizmaları karşısında vakıfların kendilerine “güvenli alanlar” açma isteğidir. Ancak bu durum, eski dönemin imkânsızlıklar içindeki zihni üretkenliğini tırpanlamış ve yerini devasa imkânlar içindeki entelektüel bir kısırlığa bırakmıştır.

Gerçek Dava Adamlarının Tasfiyesi ve Sahte Radikalizm

Vakıfların ve cemaatlerin birer holdinge ve konfor alanına dönüşmesi, kurumsal ekosistemde iki tehlikeli insan tipolojisini ön plana çıkarmış ve gerçek dava adamlarını sistemin dışına itmiştir.

Kurumlara holding mantığı yerleştikçe samimiyet, liyakat, entelektüel derinlik ve ahlaki tutarlılık birer risk faktörü olarak görülmeye başlanmıştır. Sokağın derdiyle dertlenen, vakfın parasının nereye harcandığını sorgulayan, gençliğin sanatsal ve zihinsel açlığını gören ve bunu kurumsal elitlerin yüzüne vuran gerçek dava adamları; uyumsuz, radikal veya düzen bozucu ilan edilerek sistem dışına itilmiştir. Onların yerine; yönetime mutlak itaat gösteren, sorgulamayan, estetik ve fikri derinliği olmayan teknokratlar getirilmiştir. Bu durum, kurumların içindeki ruhun buharlaşmasına ve geriye sadece soğuk beton binaların kalmasına neden olmuştur. İslami kurumların tepe yönetimleri, adanmış dava adamlarının değil; bürokraside koltuk, siyasette vekillik, ticarette ise ihale peşinde koşanların şov ve statü basamağı haline gelmiştir.

Madalyonun diğer yüzünde ise çok daha sinsi bir mekanizma işlemektedir: Anti-emperyalist duruşu kırmak için daha çok bağıran sahte dava adamları. Küresel sistem, İslami yapıların gerçek bir antiemperyalist bilinç geliştirmesini engellemek için, yapıların başına ya da etkili noktalarına “retorik radikalleri” yerleştirmektedir. Bu tipler, mikrofonda emperyalizme karşı en sert, en hamasi ve en öfkeli nutukları atarlar. Ancak bu öfke, yapısal bir analizden ve tatbik edilebilir bir boykottan yoksundur.

Bu kontrollü radikalizmin iki temel işlevi vardır:

Kitlelerin küresel sömürüye karşı biriken gerçek öfkesini hamasi sloganlarla eriterek deşarj etmek. Kitleler bağırdıkça deşarj olur ama sömürgecinin banka hesaplarına, dijital ağlarına ve kültürel üretimine dokunulmaz.

Bu sahte radikaller, perde arkasında vakfın hedef kitlesini, gençliği ve toplumsal tabanı küresel tüketim kapitalizminin kölesi yapacak hamleleri onaylarlar. Kendi çocuklarını Batı’nın en seküler eğitim kurumlarında, en lüks şartlarda yaşatırken; fakir halk çocuklarına şehadet, sabır ve kanaat pazarlayarak statükoyu korurlar. Böylece anti-emperyalizm, emperyalizmin değirmenine su taşıyan bir tiyatro sahnesine dönüştürülür.

Remz Şahsiyetlerin Ardından Gelen Miras Arsızlığı

Vakıflara ruh veren davanın gerçek yürütücüsü, kurucusu, zihni mimarı ve sembol (remz) şahsiyeti olan o mütefekkir/âlim öldüğünde, arkasında tertemiz bir geçmiş ve kurumsal birikim bırakır. Ancak ondan sonra gelen ardıllar sadece dağılmakla kalmazlar. Yılların birikimini, sosyal oluşumlarını ve eylem biçimlerini hızla tüketirler. Kendileri tek bir yeni fikir üretemedikleri için, kendi tembelliklerini, ahlaksızlıklarını ve konfor düşkünlüklerini o kurucu şahsiyetin adıyla maskelerler.

Bu durum, tarihin en ağır sömürü şeklidir. Kurucu âlim/mütefekkirin ömrünü zindanlarda, fukaralık içinde sokağın nabzını tutarak verdiği mücadele, halefleri tarafından holdingleşme ve siyasi ikbal basamağı olarak kullanılır. Anadolu insanının kurucu şahsiyete olan saf inancı ve vefası sömürülerek milyarlarca lira toplanır. Ardından bu paralar mali istismarcılara, şahsi lükslere ve ticari rant ortaklıklarına kaptırılır. Kurucunun ölümüyle birlikte davanın ruhu ve haysiyeti, gençlikler irtibatı koparılarak bizzat kendi sözde takipçileri tarafından yok edilir. Bu, halkın vicdanına yapılmış en büyük ihanettir.

Genelde insanlar özelde gençler  bu maskeyi görmesin diye, remz şahsiyetlerin eserleri adeta birer ticari meta gibi sömürülür. Kurulan vakıflara, derneklere, enstitülere ve kurumsal arazilere o büyük mütefekkirin ismi verilir. İsim tabelalarda devleştikçe, içeride savunulan fikrin kalitesi sinsi bir şekilde eriyip gider. O şerefli isim, vitrini süsleyen ucuz bir markaya dönüştürülürken; arkasındaki devasa fikri miras, kurucunun kemiklerini sızlatacak bir sığlığın içine hapsedilir.

Üstelik bu yağma sadece fiziki binalarla sınırlı kalmaz; kurucunun tırnaklarıyla kazıyarak var ettiği dergiler, gazeteler ve yayın organları da bu sömürünün ana üssü haline getirilir. Bir zamanlar hakikatin sesi olan o sayfalar, artık fikrin değil, sadece kişisel ikbalin ve klik savaşlarının broşürüne dönüşür. Kürsülere, vakıf yönetim kurullarına, gazete köşelerine ve genel yayın yönetmenliği koltuklarına “ucuz adamlar” gelmiştir. Zihni yetersizliklerini kurucu şahsiyetin gölgesine sığınarak kapatmaya çalışan bu çapsız kadrolar, fikrin kalitesini ve entelektüel seviyesini hızla aşağı çekerler.

Bu ucuz adamların yönettiği yapılarda artık tek bir itici güç vardır: Haset ve şahsi çıkar. Kurucunun adını kullanarak basılan o dergiler ve gazeteler, fikri geliştiren gerçek beyinleri tasfiye etmek, kurucunun vizyonuna sadık kalan dürüst insanları karalamak için birer silaha dönüştürülür. İçerideki yetersiz kadrolar, kendilerinden daha zeki, daha ahlaklı ve davaya daha sadık olan herkese karşı derin bir haset beslerler. Fikir üretemedikleri için, üretenleri kıskançlıkla boğarlar. Ortak tek payda, toplumsal statü ve siyasi bağlantılardan elde edilecek küçük veya büyük menfaatlerdir.

O büyük çınarın gölgesinde serpilmiş asil düşünceler; bu haset sarmalının, gazete manşetlerinin, cemaat içi kliklerin ve küçük çıkar hesaplarının oyuncağı olur. Ortaya ne asil bir duruş ne de toplumu aydınlatacak yeni bir ufuk kalır. Tek kalan; kurucunun hatırasını posası çıkana kadar tüketen, onun kurduğu medya organlarını kendi hırslarına alet eden ve fikrin içini tamamen boşaltan organize bir miras arsızlığıdır. Gençlik uzaklaştırılmış, samimi dava adamları derdest edilmiş, fikir üretenler ise ademe mahkum kılınmıştır.

Gençlikteki Kültürel Yıkım: Yalan Gençlik Erozyonları ve Hakikat

Bugün vakıf merkezlerinde düzenlenen gençlik çalıştaylarında sunulan raporlar, ekseriyetle yalan gençlik erozyonları üzerine kuruludur. Statükoyu korumak isteyen vakıf bürokratları, gençliğin sorununu sadece namaz kılmama, deizme kayma, sosyal medyada fazla vakit geçirme gibi semptomlara indirgemektedir. Bu, bilinçli bir yalandır. Çünkü sorunu semptomlara indirgemek, asıl yapısal hastalığı gizlemenin en kolay yoludur.

Vakıf idarecilerinin fikrî ufuksuzluk ve yaşadıkları ideolojik boşluk sebebiyle gençleri sanat, felsefe, stratejik düşünce ve derinlikli bir din eğitimiyle donatmak yerine; onları sadece dönemsel kermeslerin, rutin ezberlerin veya teknik yardım lojistiğinin birer parçası olarak görmektedir. Küresel kültürün, dijital dayatmaların ve her sahada yayılan ahlaksızlığın gençliği kuşattığı modern dünyada, çağın dilini konuşabilen, estetik duyarlılığı yüksek tek bir kuşak dahi inşa edilememiştir. Bırakın inşa etmeyi fikir ve mücadele ikliminde bulunan kişiler hemen dışlanmakta ve âdeme mahkum edilmektedir. 

Bu tespitler ışığında şu rahatlıkla söylenebilir; gençlikteki gerçek erozyon inançsızlık değil, anlamsızlıktır. Vakıfların sunduğu din dili ve yaşam pratikleri, entro-kapitalizmin kuşattığı sokağın gerçeklerine cevap üretememektedir. Genç, vakıf yurdunda veya dernek merkezinde kanaatkârlık telkini dinlerken; aynı vakfın başkanının lüks cipine bindiğini, çocuklarının holdinglerde servet katladığını, kamusal imkânların nasıl peşkeş çekildiğini görmektedir. Bu muazzam ahlaki çelişki, gençlikte dine karşı değil, dini temsil iddia eden kurumlara karşı derin bir tiksintiye ve ardından genel bir ahlaki nihilizme yol açmaktadır.

Gençliğin ruhuna hitap eden müzik, sinema, tiyatro ve görsel sanatlar gibi alanlar ya günah parantezine alınarak dışlanmış ya da tamamen vizyonsuzluğa mahkûm edilmiştir. Yatırım yapılmayan, elinden tutulmayan gençlik; müzik, sanat ve edebiyat ihtiyacını Batıcı kültürel endüstrinin sunduğu hazır şablonlardan karşılamaktadır. Kendi mahallesinde sanatsal üretimi tırpanlanan, estetik arayışı bastırılan genç, kaçınılmaz olarak karşı mahallenin ya da küresel ağların kültürel askeri haline gelmektedir. Vakıflar milyarlarca liralık kaynaklarını betona, ranta ve popülist organizasyonlara harcarken, gençlik sokağın tekinsiz akıntısında entelektüel olarak boğulmaktadır. Üstelik bu devasa kaynaklar profesyonel bir akılla yönetilmediği için, paralar mali istismarcılara, niteliksiz yapılara ve finansal tuzaklara kaptırılmaktadır. Eskiden birer ahlak ve fikir ocağı olan öğrenci yurtları ise bugün tamamen ticari birer işletme mantığıyla yönetilmekte, öğrencilere sadece barınma sağlayan mekanik yapılara dönüşmektedir.

Sosyal Psikoloji Niceliği ve Kültürel İnkılap

Sosyal psikoloji biliminin en temel yasalarından biri şudur: İnsan, ait olduğu toplulukta pratik bir karşılık, adalet ve estetik zarafet görmezse, o topluluğun fikirsel iddialarını reddeder. İslami camianın kurumsal yapıları, kitlelerin psikolojisini hamasetle yöneteceklerini sanma yanılgısındalar. Oysa eşya ve hadise (tarihsel ve teknolojik gerçeklik) sürekli değişmektedir. Sabit fıkhi kalıpları,  İslam’a Muhatap Anlayış davasından mahrum bir şekilde değişen dünyanın dinamik sorunlarına mekanik olarak dayatmak, kültürel bir inkılap değil, kültürel bir intihardır.

Mücadelenin sadece insani yardım alanına hapsedilmesi yapısal sorunlar doğurur. Su kuyusu açmak geçici bir pansumandır. Ancak o coğrafyayı susuz bırakan, yeraltı kaynaklarını sömüren emperyalist sisteme karşı bir bilinç geliştirilmediği sürece, Müslümanlar sadece sömürgecilerin arkasını toplayan “gönüllü temizlikçiler” konumuna düşer. Kültürel alanlar terk edildiğinde İslami hareketlerin derinliği kaybolur ve apolitikleşen kitleler popüler kültürün kodlarıyla düşünmeye başlar.

İhtiyacımız olan şey, İslam’ın değişmez ilkelerini (adalet, ahlak, tevhid, özgürlük), değişen dünyanın üzerine yepyeni, taze ve kurucu fikirler halinde inşa etmektir. Bizim durduğumuz yerden küresel dünyaya açılacak yeni zihni yelkenler üretmemiz gerekmektedir. Kültürel inkılap; egemen sistemin kavramlarıyla düşünmeyi reddetmek, kendi kavramsal dünyamızdan hareketle yeryüzünün tüm mazlumlarına ve gençliğine hitap eden evrensel bir adalet dili kurmaktır. Gençliği yetiştirmek, onlara hazır paket dogmalar dayatmak değil; onların eşya ve hadiseyi doğru okuyabilecekleri eleştirel zihin filtrelerini inşa etmek, İslam’a Muhatap Anlayış davası çerçevesinde her daim yeni ve diri tutmaktır.

Siyonizmin, batı barbarlığının ve küresel terör şebekelerinin dünyayı yangın yerine çevirdiği bir konjonktürde, vakıfların görevi sadece bu yangından kaçan mağdurlara çadır kurmak veya enkaz altından çıkanlara sabır telkin etmek midir? Müslüman coğrafyaları sömüren ve istikrarsızlaştıran emperyalist politikalara karşı uluslararası hukuk, medya, akademi ve siyaset alanında dişe diş bir mücadele dili geliştirilmeli değil midir?

Su kuyusu açmak, yetim sponsorluğu yapmak veya afet bölgelerine insani yardım ulaştırmak şüphesiz vicdani birer görevdir. Ancak bu faaliyetler, sömürgeci güçlerin yarattığı yıkımı örtbas eden, sistemin vahşetini hafifleterek ömrünü uzatan birer “palyatif pansuman” haline gelmektedir. Vakıflar, büyük kötülüklerle savaşmanın getirdiği risk ve maliyetten kaçarak, popüler ve konforlu olan “yardım organizatörlüğü” alanına sığınmaktadır. Korkaklığı taktik, girişimciliği iş yükü, gençlik ruh ve heyecanını kendisi için uzun vadeli iş gören sünepe ve ahmak yöneticiler İslam’ın gençlerde fikir ve aksiyona dönmemesinin en büyük sebebidir. Sokağa kadar alenişen fuhuşun, Müslüman eve kadar giren dinsizliğin, mücadele sahasının boşluğunun en önemli sebepleri bu tiplerdir.

Uygulanabilir ve Tutarlı Manifesto: İdeal Vakıf, Dernek ve Teşkilat Bilinci

Ütopik hayalleri bir kenara bırakarak, mevcut kurumsal yapıyı kökten dönüştürecek, sokağı ve gençliği yeniden merkeze alacak somut, tatbik edilebilir ve yapısal kurumsal mimari modeli şu ilkeler üzerine kurulmalıdır:

İdeal bir vakıf veya derneğin tüzüğünde net bir madde yer almalıdır: “Vakıf yönetim kurulu üyeleri, birinci ve ikinci derece yakınları, görev süreleri boyunca ve sonrasındaki 5 yıl içinde kamu ihalelerine giremez, aktif siyasete giremez, vekil veya belediye başkanı adayı olamaz ve vakıf imkânlarını şahsi ticari hacme dönüştüremez.” Bu madde, holdingleşme amacında olan tüm asalakları kurumlardan temizleyecek, vakıfları kişisel kariyer basamağı olmaktan çıkaracaktır.

Vakıfların paralarını istismarcılara kaptırmasını engellemek için, yönetim kurullarından bağımsız, profesyonel mali müşavirler ve hukukçulardan oluşan Risk ve Denetim Komiteleri kurulmalıdır. Toplanan tüm yardımlar ve kör kurumsal fonlar, her üç ayda bir web sitelerinde kuruşu kuruşuna ilan edilmelidir. Şeffaflık, rant kapılarını kendiliğinden kapatacaktır.

Sadece su kuyusu açıp vicdan rahatlatan pasif yardım modeli terk edilmelidir. Yardım yapılan coğrafyalarda kalıcı tarım alanları, yerel zanaat atölyeleri, kültür ve teknoloji sınıfları kurularak mazlum kitlelerin emperyalizme bağımlılığı kökten kesilmelidir. Asıl başarı, su kuyusu açarken o kuyuyu kurutan sömürgeci düzeni ifşa edecek bilinci de eş zamanlı olarak inşa edebilmektedir.

Her vakıf ve dernek, yıllık gelirinin en az %25’ini doğrudan gençlerin sanat, müzik, sinema, edebiyat ve felsefi üretimlerine harcamak zorundadır. Bu “Kültür-Sanat Fonu” kesinlikle fiziki bina yapımına, inşaata, ticarete veya idari giderlere aktarılamaz şekilde bloke edilmelidir.

Öğrenci yurtları, sadece yatak ve kalitesiz yemek sunan ticari işletmeler olmaktan çıkarılmalıdır. Yurt binalarının alt katları; ses yalıtımlı müzik stüdyoları, dijital kurgu odaları, resim atölyeleri, yazılım kampları ve hikemiyat/medeniyet/edebiyat kulüpleri barındıran “Gençlik Kuluçka Merkezleri” olarak yeniden tasarlanmalıdır. Rap müzik yapmak, kısa film çekmek veya yazılımla uğraşan dindar gençlerin projelerine bu yurtlarda fiziki alan ve sermaye desteği şartsız sağlanmalıdır. Gence zorla ideoloji aşılamak yerine, onun yeteneğine yatırım yapılmalıdır.

Büyük şehirlerin lüks semtlerindeki devasa, plazalarda sterilleştirilmiş vakıf merkezleri derhal tasfiye edilmeli veya kiraya verilerek geliri gençlik fonlarına aktarılmalıdır. Teşkilat, işçi köylü esnaf mahallelerinde, üniversite çeperlerinde, varoşlarda, sokağın tam kalbinde mütevazı ve erişilebilir “Fikir Ocakları” şeklinde oluşmalıdır.

Gençliğin en nefret ettiği şey, yukarıdan aşağıya buyurgan emir komuta zincirleridir. Yeni teşkilat bilinci, genel başkanların kutsandığı dikey yapılar değil; gençlerin kendi projelerini, dergilerini ve eylemlerini özgürce yönetebilecekleri özerk yatay komiteler (Edebiyat Komitesi, Siber Güvenlik Komitesi, AntiEmperyalist Analiz Grubu vb.) şeklinde kurulmalıdır.

Teşkilatlarda gençlere sadece menkıbeler veya hamasi tarih anlatıları değil; modern dünyayı anlamalarını sağlayacak Ekonomi-Politik, Küreselleşme Teorileri, Sosyal Psikoloji, Kolonyalizm Tarihi ve Dijital Kapitalizm dersleri verilmelidir. Düşmanını tanımayan, onunla mücadele edemez.

Anti-emperyalizm, salonlarda egemen güçlere lanet okumak değildir. Küresel tekellerin tüketim ürünlerine karşı yerel ve sürdürülebilir alternatif üretim ağları kurmak, dijital dünyada açık kaynak kodlu yazılımları teşvik etmek ve emperyalizmin finansal araçlarını dışlayan adil ticaret kolektifleri inşa etmektir.

Sonuç: Tarihsel Eşikte Seçim

İslami yapılar bugün tarihi bir yol ayrımının tam ortasındadır. Ya entro-kapitalizmin kendilerine sunduğu konforlu çürümeyi, holdingleşmeyi, sahte radikalizmi ve vitrin Müslümanlığını seçerek gençliği sokağın ve küresel şer odaklarının insafına terk edecekler; ya da mülkiyet ilişkilerini temizleyerek, parayı istismarcılardan geri alıp gerçek dava adamlarına kapılarını açacak ve kültürel bir inkılabın fitilini ateşleyeceklerdir.

Milyarlarca liralık bütçeler üzerinde oturup gençliğin erozyonundan şikâyet etmek riyakârlıktır. Çözüm, sokağın sesini duymak, değişen dünyaya karşı yepyeni fikirsel yelkenler açmak ve kurumsal yapıları holding mantığından arındırarak birer adalet ve estetik ocağı haline getirmektir. Din, konfor alanlarında büyütülen bir statü aracı değil; sokağın ortasında adaleti, ahlakı ve hürriyeti haykıran kurucu bir iradedir. Müslümanlar, dünyaya sadece pansuman yapan hayırseverler değil; adil bir dünya kurma iddiası olan adalet öncüleri olmak zorundadır. Dolayısıyla kuruldukları dönemin kurucu ve meydan okuyan ruhuna geri dönmek zorundadır. Kendini sadece afet sonrasında enkaz toplayan, açlık çekenlere su götüren ve mağdurlara teselli veren “itfaiyeci” rolüyle sınırlayan bir vakıf anlayışı, küresel sistemin aciz bir parçası olmaktan öteye gidemez. Bu yüzden vakıflar, acilen kitleleri ve özellikle gençliği; siyonizme, batı barbarlığına, küresel teröre ve her türlü ahlaki yozlaşmaya karşı proaktif, adil, cesur ve anti-emperyalist bir bilinçle yeniden yetiştirmekle mükelleftir. İyiliği yaymak, kötülüğün (münkerin) kurumsal kaynaklarını kurutmakla başlar; kötülüğün mağdurlarına ağlamak ve onları zalime karşı teselli etmekle değil.

Haber Bülteni
Bültenimize Katılın

Tamamen Ücretsiz Olarak Bültenimize Abone Olabilirsin

Yeni haberlerden haberdar olmak için fırsatı kaçırma ve ücretsiz e-posta aboneliğini hemen başlat.

Abone olarak Gizlilik Politikası metnini kabul etmiş olursunuz. İstediğiniz zaman abonelikten çıkabilirsiniz.

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

0/30 karakter

Akşam Kapanışı 4 Ağustos 2026 akşam Haber Bülteni
Giriş Yap

Haber Nida ayrıcalıklarından yararlanmak için hemen giriş yapın veya hesap oluşturun, üstelik tamamen ücretsiz!

NİDAİ ile Sohbet Et

NİDAİ ile Haber Hakkında Sohbet

Yapay zeka asistanı

Merhaba, Ziyaretçi 👋

Bugün nasıl yardımcı olabilirim?

Gündem İnsani Yardım Endüstrisi, Kültürel Anomi ve Vakıfların Çoraklaştırdığı Gençlik

Yapay zeka yanlış bilgi üretebilir